Sokağı hizaya çeken tarihi duvarın karşısında, ön yüzü boydan boya camla örtünen dükkânı görür görmez yürüyüşü yarım kaldı. Parmağı -alışılmadık bir şekilde- deklanşöre gitmedi. Usta bir fotoğrafçı gibi manzarasını izledi. Sağ elini çenesine götürerek ağzına saçılan sevinci sildi. Gözüne takılan “kiralık” yazısı kaşlarını çatmasına sebep olurken, kâğıdın yırtılma sesiyle birlikte keyfi kaldığı yerden devam etti…

Dış camı son kez silen Zeynep bir an durup içeridekileri izledi. Fikret’in elinde boya kutusu, Halit’in arka cebine katlamakla sığmayan tasarım kâğıdı, Mustafa’nın alnında biriken ter damlaları, resmini asmak için yer arayan Filiz’in yuvasına sığmayan gözleri, çalınacak müziklerin mekânla uyumluluğu konusunda direten İskender’in radyoya yakın duran kulakları, çayların tazeliğini koklayan Burcu’nun kavanozlara giren burnu…

Yeter artık canını çıkartacaksın camın” dedi Cemal. Tatlı dalgınlığını fark eden Zeynep toz bezini arka cebine sokuşturup içeridekilere dâhil oldu. Her biri ayrı marifetlere sahip olan bu insanları bir araya toplayan bu işletmenin –ilk gençlik zamanlarında aradıkları- müstakil evrenleri olduğuna emindi Cemal. Burada kristal insanları ağırlayacak olmak içini ferahlatıyordu.

Bekir, elinde ilk tepsiyle açılışı yapıyordu. “Cemal abi buyur çayın.” dedi. Müstakil Evren’in karşısında ilk çay yudumlanmaya başlamıştı. Sokağı izleyen Cemal, birinci kattaki Yeşim teyzeyle göz göze geldi. “Ara sıra anahtarı sana bırakacağım. Ben yokken çocuklar senden alırlar. Hem göz kulak olursun onlara.” der gibi bakıyordu.

Memnuniyetle başını eğen Cemal, çayından ikinci yudumu alıp sokağı izlemeye devam etti. Üste dar gelen elbiseden taşan ete andıran geniş otomobili zorlayan dönemece odaklandı. Necla ablanın kızının fiyakalı otomobilden ineceği köşe değil miydi bu? İsmini bilmediğini bu genç kızın görüldüğünü fark etmemesi için başını çevirecekti elbette. Fakat olur da bir şekilde işkillenen babası gelip ağzını ararsa, kamu düzeninin devamlılığı için “bir şey olduğu yok da sen yine de dikkat et” diyecekti.

Upuzun uzanan sokağı paralel şekilde defalarca kesen ara sokaklardan türlü türlü insanların çıkacağını biliyordu. İt kopuk takımının birilerinin mahalleye dadanabileceğini düşündü. Sorumluluğunun biraz daha arttığını hissetti. Tedbiri elden bırakmamalıydı. İt kopuk takımından olduğuna kendini inandırmaya çalışan sivil polisler de pekâlâ gelebilirdi. Sözsüz, yazısız bir garip anlaşma ile onların suyuna gidecekti.

Bülent Bey'in ergen olduğunu hatırladı birden. Abilerinin kadınlar hakkında söylediklerini anlayacak yaşlara daha olsa da, kuytularda sigara içme zamanlarındaydı Ahmet. Görür görmez çay kahve muhabbet derken alacaktı karşısına. Kızlardan konu açıp meseleyi dumanın zararlarına getirecekti. Başın sıkışınca “gel” demeyi unutmamalıydı. Harçlığını ise muhakkak sormalıydı. Fakat ağızlara sakız olmuştu bir kere. Dikkat etmeliydi. Lafta kalmasın diye cebine üç beş kuruş sokuşturup samimiyetinin üstüne çizmeden altını çizmeliydi. Kendisini aldatan büyüklerinden öğrenmişti bunu. Ergenlik hali ya, baktı dinlemiyor Ahmet, Osmanlı tokadını güncelleyerek son çare olarak deneyebilirdi.  Gelenekten beslenen modernin baş döndürücü sarhoşluğu onu kendine getirmez miydi?

İşlerinin iyi gittiğini gören komşu esnaflardan biri -illa ki- arıza çıkartmak için bahane arayabilirdi. Hazır olmalıydı. Akşam süpürüp kapattığı dükkânı, sabah çöp içinde bulabilirdi. Bu durumda bir kez daha süpürmek o kadar zor olmazdı. Sabretmeliydi. Baktı olmuyor, o yokken camını kırabilirdi. Yok yok, bu ona yakışmazdı. Bir akşam kalabalık gelen grubunu masa, sandalye kirli diyerek arızaya yer arayan komşusunu da işaret ederek müşterilerini oraya yönlendirebilirdi. Kazancından olurdu ama kamu düzeni yeniden tesis edilirdi.

Bir gün mahalleye bekâr bir hatun taşınabilirdi. İsmi veya cismi Afet olurdu muhakkak. O, sokakta görününce Tarkan'ın -belindeki kemer olayım auvv..- şarkısı çalacaktı. Şaşkınlığı geçince de “bu ne biçim şarkı” deyip Tarkan'a sövecekti. Fakat yandan yandan hatunu izleyerek derin de bir nefes alıp ocağına dönecekti. Sonra iç sesi mikrofonu eline alıp “ayıp değil mi lan senin yaptığın? Yakışır mı emanete hıyanet etmek diyecekti? Sadri Alışık filmlerinden öğrendiği jest mimiklerle “ama çok güzel be” diyecekti.

Cemal, önüne düşen yaprağı eline alırken yaşamak da ölmek de bizim için diye düşündü.  Ahmet abi ansızın kalp krizinden ölebilirdi mesela. Çoluğunun çocuğunun ortada kalması da cabası. Bu durumda önce -biz ölmedik- diyecek sonra da mahalleliye ellerini ceplerine atmayı teklif edecekti. Ne toplanırsa toplansın, Ahmet abiyi kaybetmenin dalgınlığı geçene kadar onları ayakta tutmalıydı. Oğlu liseyi terk etmesin diye yarı zamanlı iş bulmak da lazımdı. Onlar hayatlarının geri kalanına alışana kadar mahallenin pusuda bekleyen itleri paspas olacak kapılarında. ‘Hoşt’ demeyi bilmeliydi. Rahmetlinin şeker gibi adam olduğunu hatırladı. Umulur ki Allah mekânını cennet ederdi.

Mahallenin atsan atılmaz, satsan satılmaz gençleri Akif, Fikret ve Cansın masada muhabbet çevirirken konuşmalarını duyabilirdi. O da ne! Faruk kısa yoldan zengin olmanın yolunu mu bulmuşmuş? Akif, Fikret ve Cansın’a göre ‘her koyun kendi bacağından mı asılırmış?’ Eş dost birbirini desteklemeyecekse neye yarardı ki iyi günlerin gülüşmeleri? 2500 yıl öncesinden bir ses değil miydi “dostlarının ziyafetine yavaş, felaketlerine koşarak git” diyen? Akif, Fikret ve Cansın üçlüsünü daha sonra dövmek üzere dükkandan koşar adım çıkacaktı Cemal. Derhal Faruk'u bulmak gerekti. Dayanamazdı Cemal. Koşar adım çıkar giderdi dükkandan.  Akif arkadan seslenecekti “abi bize çay vermeyecek misin? Hayırdır nereye?..” sesi arkada kalırken “çay yok bok için” diyen Kemal Sunal repliği gelecekti aklına. Hangi duygu yoktu ki repliklerde karşılık bulmasın?

Elindeki bardağın sıcaklığı henüz geçmek üzereydi ki Bekir’in -Cemal Bey- dedi hitabını işitti. Kendine gelen Cemal, ilk müşterilerinin ayakta beklediğini görüp, heyecanla: “efendim hoş geldiniz, biz de sizi bekliyorduk” diyerek yer gösterdi. Kapıda asılı olan fotoğraf makinesini kaptığı gibi ilk müşterilerini fotoğraflamak istedi. Açılışı yapmanın heyecanını yaşayan bu insanlar memnuniyetle poz vermeyi kabul ettiler. Cemal kadrajını ayarlamış tam deklanşöre basarken Fikret elindeki Müstakil Evren tabelasıyla dâhil oldu fotoğrafa.

 

Kifayetsiz muhterisliğin geçer akçe olduğu günlerdeyiz yine. Terazinin kefesi hiç değişmedi, bildiğini sananların karşısında bilmediğini bilenler. Fakat mevzuu çekilmez kılan kifayetsiz muhterislerin bir tahakküm kuracak denli araçlara sinmesi. Kıt kanaat önderlerinden geçilmeyen medya, siyasetin zırvalarına tevil vazifesi yüklenen düşünür takımı ve hakeza. Bu durumun bir yerde sebebi, bir yerde sonucu olan başka bir sorun, şişirildikçe şişirilen söylemin ardına gizlenmiş bir eylemsizlik. Riayetin yerini riyaya bıraktığı; sözcülüğü edilen değerlerin yüz kırk karaktere sıkıştırıldığı ipe gelmez bir 'makara'. Nihayet: aşağılığın bir yükselme aracı haline gelmesi.

Ahkâm kesme, ayar verme, had bildirme ve bilumum tatmin eylemlerinin mecrası olarak sosyal medyanın başat işlevlerinden birisi, her türlü hadise karşısında insanların tepkilerine mekânlık etmek. 7'den 70'e herkes kendini kamuoyuna açıklama yapmak zorunda hissediyor galiba. Konulan tepki de kabaca iki çeşit oluyor: taraftarlık yahut duyarlılık.

Taraftarlık bir miktar tevil, bolca hazımsızlık ve ideolojik körlük istiyor. Bununla beraber tepki vereceğiniz her hadisede vicdanınızdan önce tarafınızın kısa vadeli çıkarlarını düşünmek zorundasınız. Sürekli gündemi kurcalamalı ve bunu yaparken de gündemin tamamını önemsizleştirici bir 'ileri' hedefe sahip olmalısınız. Dikkat etmek gerek, bu bir çelişki değildir. Kısa vadeli çıkarın gözetilmesi tekil olaylar üzerine kafa yorma sürenizi kısacak; 'ileri' hedef ise üzerinde çok da düşünmediğiniz bu olayları hatırlamanızı gereksiz kılacaktır. Bu sayede üzerinde bulunduğunuz savruk zemine daha kolay uyum sağlarsınız. Bununla beraber taraftarlığın çok sıkı bir aforoz disiplini var. Farklı ses çıkaranı, saf düzenini bozanı hizaya getirmenin yolu; onu karşı tarafın adamı ilan etmek, satılmış ilan etmek ve sair cümbüşlü gürültülerden müteşekkildir. Fazlaca tasvire lüzum yok, başta biraz soğuk ama girince alışıyorsunuz.

Sanal ağların duyar algoritması ise şöyle işliyor: "Bir zulüm gördüğünde tivit at, eğer tivit atmaya gücün yetmiyorsa atılan tiviti retivitle, retivitleyemiyorsan fav'la ki, bu da duyar kasmanın en zayıf halkasıdır." Birisi mi öldü, arkasından en süslü sözleri sen yazmalısın! Twitter gündeminde görüp de yıl dönümü olduğunu fark ettiğin mühim bir hadise mi var "UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ" yaz, ne de olsa sen unuttuğunda herkes unutmuş olacak. Taraf aidiyeti ile kimlik kazanmış bir kişi/kurum/nesne zarar mı gördü, kalıp hazır: "X'e ses çıkarınca Y olmazsınız, insan olursunuz." yaz yanına da etiketi iliştir. Artık sen de duyarlı bir bireysin! Duyarlı birey paketinin ayrıcalıkları olan 'her zaman haklı olma' ve 'herkese hesap sorabilme' haklarından sınırsız bir biçimde yararlanabilirsin.

Ve tabi en mühim kural, her konuda ahkâm kesebilmeniz için haddiniz dışında her şeyi bilmeniz gerekiyor. Mesela burada bir İngiliz'e İngilizce öğretebilir, bir Arapça profesörüne nahiv dersi verebilirsiniz. Zaten bu ilminiz zamanla o derece açığa çıkma imkânı buluyor ki ülke yönetmek gibi sıradan bir iş artık sizi kesmiyor ve artık bir Kader tefsircisi oluyorsunuz. Sellerin, tipilerin, depremlerin kimin veya neyin yüzünden başımızda durduğunu insanlara bildirmek tabi ki sizin vazifeniz!

***

Sözü daha fazla yormayalım, ister aldığımız nefesi kuşatan atmosfer diyelim ister ayağımızı bastığımız zemin, bizi kendi makbul prototipine uydurdukça makullüğümüzü yitiriyoruz. Ya kendini tatminden ibaret bir duyarlılık hırkasına bürünüyoruz ya da fanatik hamasetlere dilimizi kaptırıyoruz. Plastik duyarlılıklardan kurtulmak için kafayı kaldırıp hayata bakmak kafi. İdeolojik körlükle beslenen çift taraflı keskinliğe karşı ise sakinlik en önemli sığınak. Peki ya cehl-i mürekkep? Onun bir tedavisi yok sanırım.

 

Following the International Women’s day, The Fikir Adası has chosen the subject of Women for its April issue under various sub branches of discussion. Though I’m a person who is not interested in dragging such a topic to street debate since the quil has dried already and the status has been plainly defined, I will be pleased to hark back on certain aspects with interest to this subject, more in the light of Islam.

 

The reason for my apathy on this theme as I said was not due to its insignificance but rather the belief of the elevated nature of women as a whole with all her positives and negatives as defined by Islam to the extent that it doesn’t necessitate a further yank. When the Europe had been discussing about the women being human or not and treating them as savages and slaves who deserved the palaces only to feed hungry senses with their flesh, Islam had already spread the heaven under her feet. She was gifted with the right to live when she was buried alive under the dried sands. She was given three fourth preferences over men, in care. To define the best of men, Prophet (SAV) had to base it on women saying, those are who best for their women. Even a dead woman with child on her womb was dignified with the utmost status of being a martyr. Her status is already decreed and well precise. But those who tend to confound with it today are those who expect a benefit of selfishness from her ‘being’, extending from the prisoners of certain traditional practices to the modern day Rome or the west and its followers who concentrate on puffing out the wealth of their elites.  

To confine the entire dignity of the womankind to -one single day in a year is absolutely an imprudent and irrational scheme of thought. Such an initiative in my opinion, definitely does question the equality of her status with the men as a human being since she is merely separated as a different element from that moment as she’s not supposed to be so. Her place and rights are well defined. Her voice has the power to echo equally with that of the men in the social context. Education, social reforming and all such areas have stretched their arms enough to accept her in as they do with men. Thanks to Islam which has shattered all the string around her and brought her to the forefront to stand beside the men which doesn’t fall over me or you to question its certainty in any context.

However, the mankind is obsessed with the transitional worldly matters so much so he forgets the existence of a hereafter and designs all his missions and vision having this worldly life as its boundary, being aware for certain of his limited nature of lifetime. Hence he is made deprived from his absolute and true duty of his life most of the time and found busy more materialistically with insignificant causes.

It’s indisputable that a goat has been created to provide milk, a hen to lay egg and a tree to bare fruit. The cloud assumes job to shower rain, the sun to provide heat and light and even tiniest creatures like flies to clean this world. Each and every creature has been defined with a duty that adorns each of them in their own way. Likewise the humankind has been created and assigned with a superior task to arrive at the purpose of his creation. And among the humankind there are two main subjects who are the Man and woman and each of them has both separate  obligations according to their unique nature of creation which adorns them in their own respectable way. A man according to his features has particular tasks to do and a woman with her certain differing features and characteristics is assigned with certain tasks in her life. They both are like a set of puzzle which absolutes each other pieces with its own ups and downs and finally displays about a beautiful portrait. Each of them complete each other with their unique features and thereby duties accordingly.

The actual clash begins when the duties and responsibilities of those elements are being neglected or miss prioritized with the other. For example the role of a woman is more vital when it comes to a household or family than that of the men, especially in an area like child caring as it’s only a mother who can express that extreme compassion to a child, which also plays a tremendous role in the child’s future. When she tends to involve herself in rest of the activities forgoing her role in the household, she will be neglecting her utmost duty which is so unique and intertwined with her very own faculty as a woman. Though evident as a negligible event, this has high probability to shatter down a vast social structure as we witness today in certain parts of the world. The order should be preserved. It cannot be relinquished for worldly gains as stated above since the creation of man in such a huge, orderly and marvelous universe does not definitely mean to confine him to this transitional world but to prepare him for an eternal life.  And this worldly life is all about duties and those who complete them perfectly will have the prerequisite of attaining with what is promised. But unfortunately, all what happens most of the time in the world of human being is that we act as if we are here to live forever!

Hence, the ultimate goal in this world is to ascertain a peaceful life and thereby to attain a peaceful hereafter. Both men and women when prioritize their tasks according to significance basing not in material gains, they can indeed bring about a healthy society which eventually even produce positive social indexes. Let’s not look at either of the sexes with a finite natured material eye but as pure souls who are equal in the place of God and as task holders who are entitled with the greatest of all the jobs in the world which is to know and introduce their God to their colleagues.

 

 

sahile uzanmak varken boylu boyunca

köpürterek öpmek dalgakıranları

sana mahsus.

 

gemileri seviyorsun

onların seni sevmesi için

uslu olma.

 

elbet bir ada var

dört tarafından çevrelediğin

tamamen senin.

 

dargınlığında yüzer balıklar

ebemkuşağı suskunluklarını gizler,

puslu durma.

 

özgür olmak var derinlerde

kıyılarında yosun kokusu

ve engellerin hep seninle.

 

şarkı olursun dillerde bazen

martılar seninle anılır

sakın susma.

 

Ara sıra hatta çoğu zaman eskiden Suphi’yi bi alt sokakta oturan hayırsız evlat kötü çocuk ve mafya müsveddesi denebilecek Namder Suphi adlı başka bir kişiyle karıştıranlar görülmüştür.

Peki adıgeçen Namder kimdi?

Kısaca şuydu:

Nam-ı diger yerine nam-ı değer’e dönmüş, sonradan sonra bu söyleyiş de namder’de karar kılmış biriydi.

Namder Suphi, ikisinin de (ama Namder’in epey yakından) tanıdığı ve ünsüz bir şair olan Hayati ile aynı mahalle çocuğu idi ve/fakat ikisi ayrı dünyalar insanıydı.

Suphi’nin Hayati ile yakın teması kısıtlı idi keza aralarında ciddi anlamda bir teşrik-i mesai de var denemezdi.

Hele Namder ile dirsekteması bir araya gelmiş dahi değildi ama adını bi’şekilde duymuşluğu vardı. O genç için salaş bi pavyon önünde kimvurduya gitti falan deniyordu. İşbu hadise mahallede günlerce konuşulmuştu. Suphi duyduklarına temelli kayıtsız kalmamış bi keresinde talihsiz adaşı için “yazık ama değil mi, insan gene de acıyor” demekle yetinmişti. Niye böyle söylemişti, şunun içindi: Namder’in vuruluş ve canveriş hikâyesi pek tırajik idi de ondan.

Hadise kısaca şöyle cereyan etmişti:

Islak bi akşamdı

Havada yaş cisimler titreşiyordu

Renkleri ak değildi ve kelebek gibi uçuşmuyorlardı

Salih Zeki Bey “Şu yağmur da bi kar’a dönmedi gitti, nerden baksan beş gündür böyle yani hiç değişmedi” diyordu. Tek şef yanısıra sekiz garsonlu yirmi dört masalı aşçı bulaşıkçı karışımı iki karılı meyhane sahibi olmanın da bir karşılığı olmalıydı ve elbette vardı vaktiyle böyle ödenmiş bir bedel (Bu mevzu-yu dîgerdi ve bir ölü iki yaralıdan ibaretti). Garsonlardan üçü haklısın âbi dediler. Yaşlıydılar da o sayede öyle dediler yoksa Salih Zeki Bey’e beysiz hitap kimin haddineydi!

Cılız ışıklara mahkum salaş meyhane (Kimisi pavyon diyordu viran olası bu mekana mübârek mülktür vîrân olmasun yârab hesabı) henüz pek tenha idi, daha kimsecikler düşmemiş idi. Kemani Faiz Efendi kemanı, Udi Basri Bey udu, Tamburi Aziz Bey tamburu (ki yaylı cins idi) ile son bi fasıl kaymıştı. İçlerinden sadece Faiz Bey’e efendi deniyordu, adam gerçekten de öyle yaratılışlı ve çelebi mizaçlı bir eskizaman kişisi idi ayrıca ötekilerin zıttına Cihangir’de dede yadigarı konakta oturmakta ve nerdeyse zevk (ya da keyf belki de sanat) için keman çalmakta idi. Ondaki -çok az kişinin bildiği- bir başka yön ise cuma akşamları dostlarına ney üflüyor olmaktı.

İşte gene benzer bir akşam yaklaşmaya başlamıştı.

Akort amaçlı birkaç tel büküp gevşeltmekle yetinilmiş âhenk yeterli görülmüş aralarına katılmayı beklenen ve kimin nesi pek bilmedikleri darbukacı Lüleburgazlı Faik adlı karaşın delikanlı için “Hayr’etmez, baksana daha ilk geceden işe geç kalıyor mîrim” denmişti (Bu Faiz Efendi’ydi). Basri Bey alışıldık üzre neşeli, Aziz Bey nedense bu akşama mahsus sanki biraz keyifsizcene gibiydi. Evden ayık gelmiş burada da içmeyerek saz arkadaşlarını epey şaşırtmıştı. Oysa ikitek atmadan dışarı adımını atmayan bu adam için kaygılanmamak mümkün değildi. Eh vardı elbet bi derdi ama bakalım hayırlısıydı. Aziz Bey için bu aralar iyi söylenmiyordu, babadan tevarüs kibir yanında kapris terslik aksilik tahammülsüzlük ve çekilmezliği haddi aşmıştı, yani benim diyen ona yoldaşlık edemez kertede gemi azıya almıştı. Yine benim diyen hiçbir mekan sahibi patron da ona katlanamazdı. Salih Zeki Beyinki de okkalı sabır idi yani!

Onun vaktiyle aba yaktığı Maryam adlı Ermeni bir dilber ardınca tâ Beyrutlara gittiği bilinirdi. Bugüne dek gereksiz gurur ve temelsiz hıncı yüzünden çevre edinememiş muteberlik muamelesi görememişti. Hep sebepsiz küskünlük kimliksiz öçler peşinde gibi idi. İçindekiler yetmezmişçesine kendi dışında da birikmiş öyle çok şey vardı ki... Bardağı taşıracak son damla gözleniyordu. Sanki bütün dünya ona karşı birleşmişti, gizli eller acımasız mihraklar kendisini ezmek harcamak alçaltmak çürütüp yiyip bitirmek için nihai karar vermiş bulunuyordu, fermanı yayınlanmış kalemi kırılmıştı. Musiki camiası öz evladı üstât bir müzikadamının dünyaya az gelir bir müzisyenin üzerini çizmişti. Gece, kaçınılmaz son için uygun bir zaman dilimi gibi duruyordu nitekim öyle de oldu.

Sağ öne düşen birleştirilmiş iki masalı müşteri yığını sırf eğlence için yaratılmış havasında gecenin tadını demliyordu. Ama yerden altmış santim rakımlı el-kaide üzerinde saltanat kurmuş basit saz heyeti aynı kanaatte değil ve masanın tavrını onaylamaz cüretkar bir tutum eşliğinde segah başlayıp rastla devam ediyor hatta uşşak için ısrarlı görünüyordu. Ritmin kuntluğuna daha fazla dayanamayan bir masa oturanı -nezaketi elden bırakmadan- fantezi eser çalınmasını rica eden bir pusulayı gençten bir garson eliyle sahneye yolladı. Bu hep olurdu ve normalde bu tür bi’şeyden ne hır ne gür çıkardı. Velev ki istek belgesi Aziz Bey’e uzatılmamış ola... Ama işte kağıt parçası onda ve patlamaya arzulu bir bomba halinde öz avuçlarında sıkılı idi. İstenmeyen alışılmadık kabul edilemez nâhoş şey ve durumlar yaşanacağı kesindi.

Aziz Bey’in isteknâmeye tepkisi masaya gidip yumruklayışı şarkı adını yırtması bağırıp çağırması nazikçe -az miktar da karga tulumba- dışarı atılması Salih Zeki Bey’in arkasından söyledikleri...

Ve olanları sola düşen karşı yan masada ifadesiz nazar eşliğinde seyreden bir Namder! Ez-cümle Aziz Bey Hadisesi cereyan ederken Namder mevzuya ilgisiz kalmıştı, ihtimal aile/meyhane içi bir mesele diye görmüştü.

Bu akşam hadise yalnızca Aziz Bey’in kovulmasından ibaret kalmayacak gibi duruyordu. Karnında büyüttüğü neseb-i gayrisahih bir ceninin kulhakkı ağırlığını yüzüne ifade eylemiş kötülüğe gebe bir İstanbul geceyarısı başlamak üzereydi.

*

Namder teki düşük omuz ve yedeğinde rahatsız bir öksürükle yaklaşmış beklenmedik anda fakat bildik tavırla Salih Zeki’nin Yeri’ne girmişti. Âleme akmayalı çok olmuş işrete de mecburiyete dayalı uzun bir ara vermişti, içeri düştüğü konuşuluyordu, demek yeni çıkmıştı. Salih Zeki Bey “mekanın içine sıçacak bu gene” deyip iç geçirdi mide ekşitti yüz düşürdü. Bi cenabetlik var bu akşama dair diyordu, işte Çingene Faik de görünmedi, darbukasız heyet mi teşekkül eder meclis mi kurulur fasıl mı geçilir...

*

Namder’in masaya karı istemesi istenmeyen olaylar zincirinin ilk halkası idi.

-Bi karı bulun bana lan!

-...

-Derhal!

-...

-O karı bu akşam bu masaya gelecek, o kaddaar!

-... (Hangi karı nasıl karı diye de sorulmadı zira o derece utançlı ve olmazlı bir istek idi).

-Yoksa...

-...

-Neyse ben bi kenefe gidip geleceğim, dönüşte masada münasip bi karı göremezsem o zaman siz düşünün, yakarım lan bu dükkanı!

-...

Namder’e karşı bu akşamın başında Salih Zeki Bey’in yağmur ve kar’a dair tesbit yüklü malum sözüne “haklısın âbi” diyebilen yaşlı üç garson da dahil teki bile gıkını çıkaramadı. O ölçü çirkin bir kepazelik idi ki bugüne dek eşi emsali ne görülmüş ne de işitilmişti. Bar pavyon taverna filan olsa tamamdı lakin bura hatırlı bir meyhaneydi, itibarı vardı adı vardı geleneği vardı kendine özgü türlü damak zevkine uygun mezesi piyazı vardı, belli itiyatlara sahipti. Yani kaç yılın Samatyasında olacak iş değildi nerden baksan!

Salih Zeki Bey de o yüzden ilk elde “Yok yok bu kadarı da fazla, hakketen fazla” demişti (Tokatlı olduğu için hakikaten demiyordu). Elbet duyduğuna inanmış fakat gene de iyimser ihtimalden yana bir acabalık payı ayırmıştı.

Herkes o heladan beriye adımını atınca n’olacak diye adıbelli bir tedirginlik duyuyordu.

Namder beklenenden önce çıkmıştı. Bir eli kasığında kendini tutar gibi yüzü asık bir hasta yürüyüşü eşliğinde masaya değil kapıya yönelmişti. Masa hâlâ karısız garsonlar kararsız müşteriler zararsız bir halde zor anlar tüketiyordu. İlk olağandışılığı sezen henüz sahneye teşrif etmiş Darbukacı Faik oldu ve hiç çekinmeden “Aga baksana herifço temelli aykırı gidiyî beyaw” demişti. Faiz Efendi uzun bir tövbe çekmiş, Basri Bey küçümser betimser bakmakla yetinmişti. Aziz Bey o malum ve elim hadise yaşanmasa ve her zamanki yerinde oturuyor olsa ilgilenmez görünüp fakat yan dönüp ağız bozup “gebersin pezevenk” derdi.

Namder her zamanki yürüyüşüne pek benzeyen adımlarla dış kapıya vardı, sahanlıkta şöyle bi duralar gibi yaptı, basamakları ağır indi, niyeti herhalde kaldırımüstü gitmekti ama ona tanımsız bir şey engel oldu bunun üzerine o da durumu kabullenip yere yığılıverdi! Yüzüstü kapaklanmış dizüstü kalmıştı o yüzden ilk bakışta esrik serhoşun teki işte çok kaçırmış da kusuyor falan sanıldı.

Aziz Bey’in tan vakti gelecek ve sekte-i kalbe dayalı ölümüne karşılık Namder’inki erken bir yollanış sayılırdı. İçerde patlayan şampanya tıpalarını andırır (Aziz Bey’in takıştığı masa olmalı) ama daha boğuk ve madeni bir sesi kenefte domalmak üzereyken hemen yanıbaşında -fazla yakınında- duyan Namder Suphi, hemen oraya çöküp gitmek varken kaderine direnmiş yaralı hayvan gibi can vermeye uygun kuytu bucak bir yer aramış esatiri bir dirençle kendini dışarı sevketmiş ve orayacak düşüp ölmüştü.

Sabahleyin en yakın karakol dosyasına bir fail-i meçhul daha eklenecekti.

Görüldüğü üzre pek naif epey gerçeküstü yıllardı.

Bütün meyhaneler hâşâ kültür pınarı içkisatıcılar işadamı çalgıcı taifesi üstât ayyaşlar hâzâ ârif ve beyfendi kişiler imiş gibi takdime cüret edilebiliyordu.

Osman Kibar

Ölüm; her nefes alışımızda adım adım yaklaştığımız bir varoluştur aslında. Yoklukla perdelenmiş 'öbür dünyaya' geçiştir. Bedenle gizlenmiş sırların odağına varıştır. Düşlerin dokunaklı olmazlarından uyanıştır. Yani olmaktır ölüm. 'Kendi' ile buluşmanın varoluşudur.

Ağaçlara baktığımda Platon'un mağaradaki çırpınışı gelir aklıma. Bir türlü mağara dışına atılamayan adımların sesi, yaprak hışırtılarına karışır kulaklarımda. Aslında Platon idealar dünyasında bulamadığı hakikati, bulmuş gibi bir sevinçle bedene sarılır ama ruhu çıkmış bir bedenin önemi ne olabilir ki. Tepkisiz ve soğuk...

Ölüm'ün mahiyetini ruhta aramak lazımdı oysa. Yani hareket vesilesi olandan... Güldüren, konuşturan ve ağlatandan.

Bazen düşünüyorum Platon'u mağaradan çıkaramayan neydi? Sonra aklıma Nahl sûresinin 70. ayeti gelir:

"Allah sizi yarattı, sonra sizi öldürüyor, sizden kimi de, bildikten sonra bir şey bilmesin diye, ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilir. Şüphesiz, Allah bilendir, her şeye güç yetirendir." [Nahl: 70]

İşte şimdi gözlerim kamaştı...

Yaşadığımız hayatta etrafımız madde ve mana yönüyle çevrilmiştir. Biri öz, diğeri de özün kabuğu mahiyetinde...

Madde ve mana ikilisini dengede tutamadığımız zaman, kendimize kulak veremeyiz. Maddeye yöneldiğimizde, içi kemirilmiş kütük misali hayat ırmağında savrulup dururuz. Manaya yöneldiğimizde ise korumasız, savaş meydanında zırhsız bir savaşçı misali avare bir şekilde dolaşıp dururuz.

Çevremizde daha çok kütükleşenleri görüyoruz. Yatağında yüzdüğü ırmağın suyunun nereye aktığını hiç düşünmeyen kemirilmiş kütükler...

Modern hayatın dayattığı yaşam programı, materyalist düşünce ahlakına bina edilmiştir. Hayatı sadece niceliksel anlamda hesap eden, mânâ yönüyle ölmüş insan yığınlarının işgal edilmiş kalplerini para kâğıtlarına figür yapan, bu kirli hayat programcıları, soluksuzlaştırarak soluk almaya çalışmıştır. Kalpsiz, soluksuz, düşüncesiz bir mekanizma oluşturmak için girişilen ilk yollardan biri mânâ dünyasını bertaraf etmekti. Mânâ dünyasının bertarafı ise, ölümsüzleştirmekle olurdu. Yani ölümü unutturmakla...

Müslüman, hayatını ahiret eksenli yaşar. Bu dünyayı ahiret için bir tarla hükmünde görür. Ektiğinin karşılığını dünyadan beklemez. Zira o bilir ki bu dünyaya kazık çakmaya gelmemiştir. Dünyanın ve dünyalığın kırılmaya mahkûm bir vazo hükmünde olduğunu bilir. Eninde sonunda vazo düşecektir ve parçaları bir daha bir araya getirilmeyecektir. O halde vazoya doldurulan suyun, ölümsüzlük iksiri vehemmiyetine ne gerek vardı?

"Senden önce hiç bir beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar?" [Enbiya: 34]

Müslümanlığımızı perdeleyen geleneksel ve modern cahiliye sistemi, çoğu kavramda olduğu gibi ölüm kavramını da tahrif etmiştir. Bu durum tevhidsiz bir müslüman meydana getirdiği gibi, 'ölümsüz' bir müslüman var etmiştir.

Modern hayatın oburlaştırdığı insan, midesinden ve cebinden başka bir şey düşünemez olmuştur. Şehirlerinde ve mahallelerinde 'sonsuzluğun' evlerini, holdinglerini ve gökdelenlerini dikmişlerdir. Sürekli bedenlerini ve yuvalarını doyurdukları için, ruhları ve mezarları aç bırakmışlardır. Etraflarında geçen tabutların hep dünyalık acısını yaşamışlardır:"Çok yazık keşke biraz daha yaşasaydı da keyif sürseydi" gibi söylemlerle ölümü şehvetlerine hapsetmişlerdir.

Masa başında, tezgâhında, makamında ve sınıfında ölümü senfonileştirip en acıklı ağıtlarına karıştıran gelenek kurbanı insanın da durumu bundan farksız değildir.

Evet, ölüme hep birlikle ağlaştıkları ofislerinde ve tarlalarında, birisi koltuğunu diğeri ise toprağını sonsuzlaştırıyordu (!)

Ölümü ölümden alıp heveslerine karıştıran insanın sonu hiç gelmeyecek miydi? Gözünü bu dünyada açıp ölümü göremeyecek miydi insan? Azrail'in süs ve eğlenceden ibaret olan bu dünyadan başka uğrak yeri mi vardı?

O halde ey insan! Ya gözünü ölüme aç, ya da kulağını kapat sese kaç.

Biri Azrail'in, diğeri ise İsrafil'in çağrısı. Karar senin...

Bedran Tekin

 

Online dergiler Online dergiler