ROKAŞA

Yeşil günler aradan çekilip yerini sarı yaza bırakmıştı, çok geçmedi gezgin bir keşişin yolu sonunda Rohatin’e de düştü. Saçı sakalına bakılırsa ilk elde Kozak sanılırdı. Ukran dilini düzgün konuşuyor, cüppe eteği yerleri süpürüyor, samur kalpaktan taşan saçları sırtını sarıyor; geniş omuzlu, dinç duruşlu, uzunca boylu... Buna karşılık şarap içmiyor, domuz pestili yemiyor. Dilucuyla yaptığı itirafa bakılırsa midesinden azıcık şikayeti varmış. Gezgin keşiş görmeye alışkın köylü için sıradan biri gibiydi. Üç gün içinde kutsamadık ev bırakmadı. En uzun kaldığı yer ise İvan ile Nadyanınki oldu. Onların iki oğlu dört kızı vardı: Tudor, Alyoşa; Olga, Nataşa, Tatyana ve Roksana. Keşiş, nedense ortada görünmeyen evin küçük kızını merak etti, anne ağladı, baba yutkundu. Sordukça anlattılar. Keşiş akşam yemeğine kaldı, sohbet uzayıp gece yarısını bulunca yatmaya da razı oldu. Bu bağışlanmış imtiyaz, ailenin kıskanılmasına yol açacaktı. Kutsal adam sonraki değişik yemek ve yatak çağrılarını ise hep reddetti. Diğerleri üzülmekle yetindi. İvan’ın evi hiç de büyük ve yeni değildi. Koca papazı oraya çeken neydi acaba; amaan dediler, tanrıadamlarının işine bizim aklımız ermez. Çocuklar ardından ayrılmıyor, cüppesindeki cebin dipsiz derinliğinden avuç dolusu saçılan kuruyemiş ve -ilk defa gördükleri- kağıda sarılı şekerlerin büyüsüyle dört yanı gıpta bakışlı, sarı pürçekli, mavi gözle dolaşıyor...

 

Yedinci gün geç döndüğü karşı tepe gezisinden sonra Boris Dayı’ya “Yukarıda gür bir kaynak var, künk döşeyip köye su indirmek gerek” dedi. Yaşlı adam çarpılacağını bilmese papazın aptallığına açıktan gülerdi ama yılların tecrübesiyle kendini tuttu. Buralarda seksen yaşında boris olmak kolay değildi, onun için yalnızca şaşmış gibi yaptı ve elinde bir iş belirdi. Tecrübeli olsa da ağzı torba sayılmazdı. Güneş batmaya kalmadı, bütün köy bu delice sözü işitti. Yaşını tam kestiremedikleri keşiş, elde sopa birkaç gün daha eylendi sonra da gitti. Çoğa varmadı, yatıp kalktığı küçük kilise odasında unutulmuş ağırca bir heybe görüldü. Kuru üzüm, ceviz, iğde, şeker yığını arasında sarı sarı parlayan yuvarlak kesimli bir sürü maden parçası... Boris Dayı “Bu çocuk işi değil” deyip önüne bırakılan heybeyi onlardan aldı. Kutsal pedere ulaşmak mümkün görünmüyordu, hem insan kızdıran yaz güneşi altında yarı çılgın bir tanrıadamı ardınca yürüyüp de ne elde edebilirdi... Ayrıca bu sır köy dışına da taşmamalıydı. Heybe, muhtemel ikinci ziyarete kadar emanete alınsa, şu yapılsa bu edilse... Boris Dayı her şeyi düşündü, ince eledi sık dokudu ölçüp tarttı ve altınları ev başı yedişer olmak üzere dağıttı. Haddinibilmez Vanya ve yapışık ikizi Gözüdoymaz Aleksi, o günün gecesi kazma kürek kiliseyi köstebek yuvası eyledi ne yazık kendilerini sabahleyin çömeldikleri yerde, önlerinde duran birkaç kafatası ve paslı kırık bir haça söver buldu.

 

Edirne’deki buluşma kısa sürdü. Dağyaran Recep tüccar kılığında girdiği Tunca kıyısındaki konaktan akıncı beyi olarak çıkmıştı. Yazıya geçirdiği bilgi ve izlenimleri Paşa’ya sunmuş, birkaç ayrıntı daha cevaplamıştı. Görüşmenin bitmesine yakın “Paşa Baba, köy susuzdur çoluk çocuk zahmet çeker, hele kadınlara pek acıdım” deyince yaşlı adam “İyi düşünmüşsün evladım, Sakabaşı Mehmet şu sıra Kiev’de olsa gerek. Tiz güne iş üzerine onu salarız” dedi.

Paşa, Türk casusun çıkışından sonra da bağdaş kurduğu divanda oturuş biçimini değiştirmedi fakat düşünceleri buna uymadı. Basit bir Ukran kızı için böylesi istihbarat... Yaşlı kurt çok beklemeden gülümsedi “Evet dedi, tabiî, elbette ya...”

*

            Yine bir gün köy yabancı insan bağırışı arasında kazma kürek sesine uyandı.

Yanlarında gereğinden çok ve işle ilgisiz bir sürü nesne vardı, özellikle getirilmiş gibiydi; tuhaftı doğrusu.

            Ustabaşı Matyas’ın ağzından kaçırdığına göre Yaşayan Aziz ünvanlı Keşiş Mihal, rüyasında Rohatin’i görmüş, yine aynı rüyada Yüce İsa köyün ortasındaki üç yarım ay biçimli, duvarı gül çizimli bir çeşmeden su içiyormuş. Usta, uzayan rüyayı “Yaa işte böyle böyle” diye istavroz çıkartarak bitiriyordu. Sözün kısası, bunu duyan dinibütün bir boyar kesenin ağzını açmış kendileri de ark yarıp künk döşeyip kurna akıtmaya gelmişti. Hıristos aşkına diyordu, bu köy sağlam bir kutsamadan geçmiş!

Ustabaşı Macar; işçiler Buğdanlı, Ulah, Urban, Uskok ve Çingene idi. Köyde birkaç gün içinde yedi sekiz dilden söz, türkü, nâra ve küfür duyulur oldu. Macar usta işinde sert ama pek de şakacıydı. İş yetmezmiş gibi ağız kalabalığını da yönetiyor, söz dinlemez adamlarına çok kızınca kendi dilince sövüp “Karşınızda Türkçe konuşan mı var hâ” diyordu. Köylüler en çok onun bu sözüne gülüyordu. Şarap ise bereketli bağlardan fışkırdığı hızla bakır maşrapalardan gürül gürül taşıyordu.

Herkes Yaşayan Aziz’in kim olduğunu hemen anlamıştı. Bu, iki ay kadar önce köye konuk gelen iriyarı, uzun sakallı gizemle papazdan başkası değildi.

Matyas Usta -aklına nereden estiyse- çeşmeye Rokaşa adını verdi. Bu adlama, Kederli Nadya’nın yüreğine cız düşürdü, kor olup oturdu. Hiç unutmadığı sevgili Roksanasını bir daha hatırladı. Acaba bahtsız, dünyalar güzeli Rokaşa nerelerdeydi...

Üç kurnalı çeşmenin alınlığına yeni açmış gül deseni kazınmıştı. Kederli Nadya kovasını artık hep oradan dolduracaktı.

On beş kişilik işçi topluluğu ayrılırken eldeki bütün malzemeyi köye bıraktı. Fazladan getirdikleri aletler de tarla işinde kullanmak üzere evlere dağıtıldı. Fazlalık öyle fazlaydı ki, kırk günü bulmadan köyde marangoz, bıçkıcı ve iki demirci işliği belirdi. İşbilir Jakop çerçi olup çıkmakla kalmadı, dolay köylere bile satışa başladı. İzleyen yıl köyden gürbüz ve akıllı sekiz yeniyetme İstolni-Belgrat’a devşirildi.

*

            Paşa’nın hazırladığı belge otuz aharlı sayfadan oluşuyordu. Güzelce zarflayıp mum döküp mühür bastı, ardından gizli haberleşmede uzmanlaşmış Bosnalı Hüseyin’i çağırttı. “Sakın halel gelmeye, tiz kapuya iletesün” dedi. Çavuşun çıkışından sonra odacıbaşı destur istedi. Nice oluyor, sabahları âdet edinmişti, közde pişirilmiş kahveyi seviyordu. Bu tat henüz Devlet-i Aliye mülküne yayılmamıştı. Yakın dostlarına ikrâm ederken “Ama diyordu, çoğa varmaz şu mübârek lezzet damaklarda yer eder diye kurarım. Bilir misiniz, İstanbul’da birkaç kahvehâne açıldığını duydum”. Dostları “Sen değil de başkası mı duyacaktı” deyip mesleğini hatırlatınca “Hadi canımı sıkmayın da boşaltın fincanları” diyordu.

*

            Kurnadan ilk kova dolduruluşundan bir yıl. Yaşayan Aziz’in rüya görmesinden bir yıl üç ay, gezgin papazın gidişinden bir yıl altı ay, Olga’nın düşük yapıp Nataşa’nın ikiz doğurmasından yirmi gün sonra ve güneşle birlikte Rohatin’e kalabalık bir kâfile yaklaştı. İlk gören Küçük Viladi’ydi ve çığlığı herkesin toplanmasına yetti.

            Kimler yoktu ki, önde erkekler olmak üzere herkes oradaydı: Haddinibilmez Vanya, Gözüdoymaz Aleksi, Kör Şaşa, Şaşkın Şaşka, Yakışıklı Lenka, Topal Vanişka, Keçisakal, Çerni, Sofu Mihail, Kambur Andre, Züğürt Petro, Yetim Korni, Yeniyetme Mişa, İşbilir Jakop, Irgat İgnati, Bitli Bikof, Pinti Radlof, Şişko Fedor, Yenidamat Malinin, Dul Korney, Hırsız Donilo, Serhoş Vasili, Çapkın Makin, Atsurat Valeri, Anakuzusu Yevgeni, Yorgun Pavel, Kambur Arkadi, Sığırtmaç Piyotri, Kaçak Koyla, Çardüşmanı Yuri ve delikanlılar... Hele Nikolay, Ayı Niko derlerdi ona; üç kişinin önünü kapatan irilikle en öndeydi. Tam bir çamyarmasıydı, tek oturuşta midesine bütün mozak indirdiğini bilmeyen yoktu.

Kadınlar az geride sıra tutmuştu: Süttenli Katya, İrikalça Olga, Gebe Maşka, Dul Maşa, Çıtkırıldım Ani, Darağız Anuşka, Fettan Feniçka, Nazlı Eleska, Duygulu Vera, Tövbekâr Dunyaşa, Mahzun Anna, İncebel Lilya, Uzunsaç Arina, Gizemli KaterinaGüzel Marya ve diğer kısrak tavlı, kanıayaklı saçı mısır örgülü onlarca çift mavi göz... Hele Mişka, Mişka Ana derlerdi ona; yüz okka çeken gövdesi, akıtsa bütün bozkırı süte doyuracak dev memeleriyle kadın gürültüsünde başçekiyordu.  

Daha önce hiç görmedikleri kılıktaki konukların dış giysileri atlastan, koşum süsleri altından, at gemleri ise ibrişimdi. En önde kurt yelesi saçlı, kartal kanatlı, ak tolgalı bir akıncı... Ardınca orta yaş süren ve bilge olduğu anlaşılan koca sarıklı saygın birisi ve çevresinde kuş uçurtmayan yedi serdengeçti... Daha geride mesleği buralara yabancı türlü kılıkta yetmişten artık adam... Bu topluluğun görkemi içinde ancak fark edilen ağırlık düzülmüş dörder katana yedeğinde dokuz araba... Hele atlar, ille de taze güneşi elem elem eleyen gümüş kakma eyer, altın yaldızlar...

Herkes taş kesmiş, indirilmiş cennet tasvirine dalıp gitmiş ve çıkarılan istavrozların sayısı binleri aşmaya yakın, düş manzarası meydanda soluklandı; yalnızca bir at kişnedi. Ancak o zaman ne yapılacağını hatırlayıp konukların yanına üştüler ve yine ancak o zaman gelenlerin insan olabileceğine inandılar. Faltaşı gözler helesi kırpılabildi. Gecikme biraz daha sürse, sarkan örümcekler hareketsiz gözlerin kapağına ağ atabilirdi.

Öncül akıncı atının üzerinde doğruldu, ilk önce Arapça selam verdi, ardından Ukranca konuştu: Selâmünaleyküm... Tanrı’nın selamı sizinle olsun, Tanrı konuğu kabul eder misiniz? Yutkunan boğazlardan “da... da” fısıltısı duyuldu. “Sultânımızın akrabalarına da bu yaraşırdı”. Kendi dillerinde söylenmesine rağmen son söze bir anlam veren çıkmadı.

İyi ki meydan genişti yoksa böylesi kalabalık Çarigrad’a bile güç sığardı. Topluluk sanki zora istekliymiş gibi Rokaşa Çeşmesi önünce yürüyüp köyün kuzey ucuna ileten dar sokaklardan geçip İvan-Nadya çiftinin evi önünde karar kıldı. Ancak o zaman at indiler. Kederli Nadya üstünde mutfak önlüğü, ardı sıra Delikısrak Tatyana, iki gelin ve oğullarından olma dört torunla eşik üstünde kalakaldı. Görmekte geciktiği manzara hemen karşısındaydı ama herkes “İvan?” diye aranıyordu. Çeyrek saati aşmadan omzunda kosa, yanında iki delikanlı oğluyla o da göründü. Onu çayırdan getirmeye tam yirmi kişi koşturmuştu. Bu arada etrafta mekik dokuyan sabırsız çocukların avuçları tuhaf yiyecek, koltukları garip hediyeyle dolup taşırılmıştı.

Kuşluk vakti girdiğinde evin geniş ön bahçesine üç otağ kuruldu. Ortadaki bilge kişi, sağ yandaki ağırlık, soldaki de kendileri için. Tebriz halıları üzerinde ise açılmayı bekleyen onlarca sandık, yüzlerce bohça, sayısız kese...

Güneş ışığını dik vermeye yakın daha önce hiç duymadıkları bir ses köyü bürüdü. Ses ardınca bütün konuklar çeşmeye inip meydana serilen halılar üzerinde ibadetini yaptı. Saflar arasına karışan üç beş yaramaz da onlar gibi yatıp kalktı, el açıp “âmin” dedi. Nedense hiçbiri de akşam yemeği sırası azarlanmadı. Kimi ana baba bundan gizlemedikleri bir övünç dahi duydu.

Bey, Ağırbaş İvan ve Kederli Nadya ile başbaşa görüşmek diledi. Eve buyur ettiler. Sözü fazla uzatmadan kaftanına el atıp yayvan ipek kese ve içinden de Kiril elifbâsıyla yazılmış bir nâme çıkardı. Kederli Nadya daha durmayıp atıldı ve emaneti koynuna bastırdı. İki olgun erkek yeniden söze başlayabilmek için, yanık anne yüreğinden sızan uzun bir inleyiş dinledi: Âh Roksimo... na maykamu anniçkunu.Anchor*

Konuklar köyde iki haftayı geçkin kaldı. Dönüşte her iyi insanın yapacağı gibi güzel atlara binip gittiler. Getirdiklerini bilerek unutmuş gibi yaptılar. Bu unutkanlığa karşılık Kederli Nadya da Roksana için gözyaşı döktüğü yılları çabuk unuttu. Tatyana’ya üzülmeye bile değmezdi. Onu bizzat kendi eliyle Dünürbaşı Abdurrahman Samsa Bey’e nikahladı. Olsundu... Tati, bey karısı olmakla yetinsindi herkes Roksana gibi padişah gözdesi olacak değildi ya!

*

            Bu gece payitaht, serinleten dolunay eşliğinde sanki aşkla yer değiştirmiş gibi yıldızların raksına evsahipliği yapıyordu.

Hasodabaşının şerbet sunumundan sonra Sultan’ın ehl-i sohbet baba dostuyla yaptığı ikili konuşmanın yönü ciddi meselelerden ayrılıp gönül üzerine yoğunlaştı. Epey söz edilip iç çekildi. Sonra, Sultan elindeki dîvândan rastgele bir sayfa açtı:

            açıl bâğun gül ü nesrîni ol ruhsârı görsünler

            salın serv ü sanavber şîve-i reftârı görsünlerAnchor*

 

            Sultan, bir an soluklandı ve “Bâkıy Efendi’nin bu matlâını pek severim” dedi.

            -Belî Sultânım.

            -Bizüm dahi murâdumuz, egerçi üdebâ lâyık görür ise, sahib-i dîvân olmaktur.

            - İnşâallah Hünkârum, inşâallah...

            Sultan bu sefer irticâlen bir beyt okudu:

            celîs-i halvetim vârım habîbim mâh-ı tâbânım

            enîsim mahremim vârım güzeller şâhı sultânımAnchor**

 

            -İşte, gördüğünüz üzre şiir ile gönlümüzün pasunu silmekteyüz, cenkten gerü değülüz ammâ ekâlim ile cidâl dahi yaman uğraştur.

            -El-hak doğru söylersüz Sultânum, lâkin bizüm haddimüzden ıraktur..

-...

            Şeyhülislâmın şiire âşinâlığı pek azdı. Sultan, edebî münâkaşayı edebe uygun bulmadı ve hocasını rahatsız etmekten kaçındı, yeniden akâidten bir mevzu açıldı. Uzayan sohbet için şerbetler tazelendi. Padişah, söz başı bekleyen yaşlı bilgeye yeni aklına gelmiş gibi hitap etti.

-Hürrem’i nikâhımıza almak dilerüz.

Ebussuud Efendi yaşından gelen iltimas ile gülümsedi.

-Münâsüptür, irâde-yi şâhâneniz hayrolsun.

Kısa konuşma ardınca fıkhî konulara girildi.

 

Ebeler, günü erişince Hürrem Sultan’ın kucağına nurtopu bir çocuk uzattı. Padişah, oğluna kendi babasının adını konmayı buyurdu; kulağına Selim okundu.

Küçük şehzâde ayaklanıp büyüyünce annesi onu “Arslanım şehzâdem” diye sevdi. Çocuk, ileride padişah olacağını bilmeden emdi, ağladı, güldü, oynadı...

Anchor* Âh Roksanacığım... annesinin bitanesi

Anchor* Ey aşk bağının gül ve nesrini, biraz açıl da yanağını görsünler. Servi duruşlu, fıstık çamı giyinişli sevgilim, şöyle bir salın da yürüyüş tarzını (yürüyüş nasıl olurmuş) görsünler.

Anchor** Ey kendime eş edindiğim varlık sebebim olan parlayan ay yüzlü sevgilim, can dostum en yakınım güzeller şâhı sultânım. 


     Osman Kibar’ın Eski Yazıları

 

AVRUPA BİR SIRT ÇANTASINA SIĞAR MI?

Interrail... Gençlik döneminin en amansız kış günlerinde arkadaş grubuyla en ince ayrıntısına kadar planlanan ancak yıllar geçse bile gerçekleştirilemeyen bir nevi ulaşılmaz nokta; Nirvana.                                                           

Tecrübelerimin bana yaptırdığı tanım bu.

Vikipedi ise olaya şu bakış açısıyla yaklaşmış: ''Interrail; belirli bir süre için kapsadığı ülke(ler)de, 2.sınıf tüm trenlere ücret ödemeden ve yer ayırtmadan binebilme imkânını sağlayan özel tren biletidir.''            

Interrail size, eğer 26 yaşınızdan küçükseniz, Avrupa'yı gezmek konusunda en ucuz imkânlardan birini sunar. Fakat sizden de bazı şartlar ister;           

*Global ve Tek-Ülke seyahat seçeneklerini sunar ve Interrail bileti alabilmek için kapsam dâhilindeki ülkelerden birinde veya komşusunda 6 ay yaşamış olmak koşulu vardır.           

*Bilet sizin kendi ülkenizdeki seyahatlerinizde geçersizdir.         

*Türkiye'de Interrail bileti Ankara ve İstanbul (Sirkeci) TCDD gar müdürlüklerinde satılmaktadır. Ayrıca satış konusunda bazı ilgili acenteler de vardır.          

*Bilet fiyatları yaşa, gidilecek ülkeye, bilet süresine göre değişmektedir. En ucuzuna sahip olmak için 26 yaşını geçmeden gitmekte fayda var.   

*Biletlerin sadece 2.sınıf trenler içindir. Diğer trenleri ve trende yatak vs.'yi karşılamaz. Onlar için supplement denilen ekstra ücret ödenir.

 

GLOBAL BİLET

Kendi ülkeniz haricindeki neredeyse bütün Avrupa ülkelerinde(interrail kapsamında olanlar) geçerli olan bilettir. Eğer meraklı ve dayanıklı biriyseniz bu biletle bir ayda neredeyse tüm Avrupa'yı turlayabilirsiniz.

TEK ÜLKE BİLETİ

Bu bilet tek ülkeyi kapsar. Ülkeler bölgelere ayrılmış ve fiyat aralığı da ona göre belirlenmiştir.

                1.Bölge Ülkeleri

                Fransa-Almanya-İngiltere-İrlanda-Norveç-İsveç

                2.Bölge Ülkeleri

                Avusturya-Benelux-Finlandiya-Yunanistan*-İtalya-İspanya-İsviçre

               3.Bölge Ülkeleri

                Hırvatistan-Danimarka-Yunanistan-Macaristan-Polonya-Portekiz-Romanya

                4.Bölge Ülkeleri

                Bulgaristan-Çek Cumhuriyeti-Makedonya-Sırbistan-Slovakya-Slovenya-Türkiye*

                  *Yunanistan Plus bileti Yunanistan-İtalya arası gemi yolculuğunu da kapsar.

                  *Türkiye için; En ucuz bilet 4.bölge ülkelerinden başlar ve 1. bölgeye doğru bilet fiyatları artar.

                  *Fiyatlar euro cinsindendir. Ancak reel kura bakarak aldanmayınız. TCDD deki sabit kur geçerlidir.

 

Yolculuğu tamamıyla Interrail biletiyle kurtarabileceğinizi sanmayın öncelikle. Yollarda ihtiyaç duyarak ya da bilmeyerek bir şekilde supplement ödemek zorunda kalacaksınız.

Gidenlerin tavsiyesi sadece bu iş için bile yanınızda 150-200 euro para bulunmasıdır.

Mutlaka yanınızda tulum vb bulundurun.3-5 Euro’nun hesabını yaptığınız ya da trenleri kaçırdığınız günlerde garda, parkta, bahçede uyumak için birebirdir. Ayrıca bu nedenle de kız arkadaşınızı ya da eşinizi alıp gidebileceğiniz bir yer değildir ona göre.

Yanınızda çalınmayacağından emin olduğunuz bir yerde nakit para bulundurun. Kesinlikle ATM’lere güvenmeyin.

Interrail hayal ettiğiniz gibi her ülkenin en özel yerlerinde yemek yiyebileceğiniz, bol bol hediyeler alabileceğiniz, en güzel yerlerde konaklayabileceğiniz bir seyahat türü değildir. Çok isterseniz bunlar gerçekleşir ancak masrafınızda bir o kadar artar.

Dayanıksız biriyseniz kesinlikle tercih etmeyin. Seyahat sırasında çok sıkıntı çekeceksiniz. Ve çekilen o kadar sıkıntıya rağmen bittiğinde çok güzel anılara sahip olacaksınız. Yanınızda kamera bulunsun, günlük tutun. Sonra çok ihtiyacınız olacak.

Zaman ve para ayırın kendinize. Alın elinize haritanızı, sırtınıza çantanızı. Monotonluktan kurtulup bilinmeze doğru yola çıkın. Nereye gideceğinize bile yola çıktıktan sonra karar verin. Avrupa’nın altını üstüne getirin...              

                              

 Paylaş

Little_Miss_Sunshine.jpg

Neredeyse her Amerikalı gibi kafayı ‘başaran-başaramayan’a takmış bir baba; kocasının bir ‘kazanan’ olmasını sabırla bekleyen ve bu arada -hemen her kadın gibi-  ailenin birlik ve de beraberliğinden sorumlu elemanı bir anne; kadın ve uyuşturucu müptelası hatta bu nedenle de huzurevinden şutlanmış bir acayip dede; savaş uçağı pilotu olana dek konuşmama yemini etmiş Nietzsche hayranı liseli bir oğul; en büyük amacı ‘bir güzellik yarışmasında birinci olmak’ olan evin minik ‘cimcime’ kızı; ve bu ailenin -mecburiyetten- yeni elemanı, intihardan yeni çıkmış Proust uzmanı eşcinsel bir dayı..


Şu saydığım, neredeyse karikatür  tiplerden ibaret tüm bireyleriyle, Amerikan Rüyası denen meşhur nimetten pek yararlanamamış bu aile; evin küçük kızını, bulundukları yerden ülkenin bir başka ucunda düzenlenen "Little Miss Sunshine" yarışmasına acilen yetiştirme göreviyle karşı karşıyadır. Bu göreve pek de istekli yanaşmayan, baştan aşağıya problemli aile bireyleri, şartların zorlamasıyla,mecburi bir yolculuğa çıkmak üzere en az aile kadar arızalı bir minibüse doluşurlar.


 Filmi izlemeyen biri yukarıda başlangıcı anlatılan bu eğlenceli hikayeden kötü bir film çıkmasının zor olduğunu düşünebilir; ancak bugüne dek ne şahane senaryolu, nice kötü filmlerle karşılaşmış biri olarak izlediğim bu samimi filmden sonra yüzümde ‘samimi’ bir gülümseme kaldı.
                                           
Aslında hüzünlü, ancak tuhaf bir şekilde de komik başlayan ve aynı hüznü içinde barındırarak gelişen bu eğlenceli/heyecanlı öykü; yarattıkları tiplerinin hakkını veren oyunculuklarla ve elbette onların başarılı yönetimiyle, izleyiciyi içine çekmeyi başarıyor. Hatta filmin finaline doğru artık o aileden biri oluyorsunuz.


"Aile bireylerinin, yaşadıkları iyi, -daha çok da- kötü bir takım olaylar sonucunda kenetlenip, sevgiyle zorlukları yenmeyi başarmaları" bâbında bir ana motifden yararlanan filmimiz, haliyle çok yeni ya da bilinmeyen bir şey anlatmıyor.

 Hal böyleyken, bu filmin çekiciliğini sağlayan unsur; orijinallik kaygısı olmadan, belki de hepimizin başından geçebilecek sıradan bir öyküyü, hiç de sıradan olmayan çarpıcı ögelerle süsleyip, önümüze koymasıdır.

 Çocuktur, ailedir, sevgidir falan derken, sakın filmimizi hafta sonları televizyonun gündüz kuşağında gösterilen  o ‘naif’ Amerikan aile filmleriyle karıştırmayın. Aksine bu yapıt, tam da oradaki geleneksel Amerikan ailesine ve onlardan oluşan muhafazakar/ikiyüzlü topluma, -komediyle karışık- sert bir eleştiri getirmekte; ve bunu yaparken de tüm "abartılı" görünüşüne karşın gayet inandırıcı olmaktadır.

"Kaybeden; kaybetme korkusuyla denemeye dahi cesaret edemeyendir. Deneyen kişi 'kaybeden' değildir."


Kanımca, ‘Ermemiş’ dedenin torununa söylediği bu özlü söz, pek ciddi görünmeyen bu ilginç yol hikayesinin vermek istediği en ciddi ve önemli mesaj idi.

 Ayrıca -tüm ağır aile eleştirisine rağmen- filmin sonunda kişiyi düşünmeye sevk eden; "kaybeden de olsan, önemli olan içinde yer alabileceğin bir ailenin olmasıdır" ana fikrini de unutmadan buraya iliştireyim.

Gençlik hareketleri benim için bir bakıma hastalık.

İnsanlar doğar, büyür, anlamaya başlarlar ve kendilerinde garip bir güç hissedip ülkeyi hatta dünyayı kurtarmaya çalışırlar.

İşte bu hastalık çoğu kişide gençlik dönemlerinde görülür; tabi bazılarında ömür boyu sürdüğü de olur. Erkenden bu hastalıktan kurtulmak gerek; çünkü o zaman normal ve huzurlu bir hayatımız olabilir. 

Gençlik hareketleri benim için bir bakıma hastalık.

İnsanlar doğar, büyür, anlamaya başlarlar ve kendilerinde garip bir güç hissedip ülkeyi hatta dünyayı kurtarmaya çalışırlar.

İşte bu hastalık çoğu kişide gençlik dönemlerinde görülür; tabi bazılarında ömür boyu sürdüğü de olur. Erkenden bu hastalıktan kurtulmak gerek; çünkü o zaman normal ve huzurlu bir hayatımız olabilir.

Televizyonda, tartışma programlarında görürüz. Gence söz hakkı verilir ve genç sanki bayrağı almış koşar gibi konuşup sonrada saçma bir cümleyle konuşmasını bitirir ve yerine oturur.Bazıları vardır ki hiyerarşiyi çok severler ve konuşmaya başlarken ben bilmem neyin başkanı ya da bilmem neyin temsilcisiyim derler.

Soru sormaktan bile acizlerdir.

Çoğu üstü kapalı hakaretlerde bulunur ya da bu vatan bizim naraları atarlar sadece. Çoğu da kendilerini bu ülkenin gerçek sahipleri zannederler.

‘Gençliğe Hitabe’ her sene zorla ezberletilip kutsal kitaptan bir ayet gibi öğretilirse; tabi ki o genç de damarındaki asil kanla herkese meydan okuyacaktır.

Onun birinci vazifesi korumaktır ama kimi neyden kime karşı koruduğunu bilmeden.

Fransız devrimin romantizminden etkilenen bir kurucumuz olduğundan dolayı böyle romantik gençlerin olması da çok doğal. Özellikle bu romantizm kendisini, gerçek olup olmadığını bilmediğim Bursa Nutku’nda da gösteriyor.

Kısacası kendilerine göre vatan elden gittiği zaman bütün hukuksuz yollara başvurmak hukukları oluyor. En büyük örneği ise Ergenekon.

Birkaç heyecan dolu general ve Kemalist romantizmine kendini kaptırmış birkaç yazarla ne tür felaketler çıktığına herkes tanık oldu. Bu tip hukuksuz teşkilatların vatanı kurtarmak adına gençleri nasıl kullandığı da aşikâr.

Dünyayı ya da ülkeyi kurtarmak kimselere vazife değil.

İnsanların normalleşmesi ve kendisinin yüce olmadığını kabullenmesi gerek.

Kimse kimsenin hayatını değiştirmek zorunda değil. Geçmişe tüm kargaşa, çekişme ve savaşlar sırf bu yüzden yaşandı.

Karşındaki mükemmel değilse sen nasıl mükemmelsin?

Sende olanın onda olamayacağı gibi; onda olan da sende olmayabilir.

Değişimi kendi yaşamımıza uygulamak en doğrusu.

Düşüncelerimiz ile yaşayalım.Kendi düşüncemiz olsun ve herkesin kendi düşüncesince yaşaması özgür olsun.

Şu kısacık hayatta böyle bir oyun oynayalım. Ve oyunlar ciddi oynanmaz. Artık biraz gayri resmi takılalım.

Böylece daha samimi oluruz. 

 

 

 

Sokaklara çıktığımızda nerede olduğumuza dair yanılgılar yaşayabiliyoruz.

İnsan diyor bu gençlik nereye gidiyor?Gençliğin bir yere gittiği yok. Maşallah dünyayı ayağımıza getirmişler. Hem de ne getirme… Ne gelen sağlam kalmış ne de üstüne getirdikleri…

Küreselleşme denilen bir kavramın eşliğinde; bilinçsizce eski-yeni sentezi yapar gibi yapılmış ya da daha bilinçsiz olarak iktibas yoluna gidilmiş veortaya tam bir fiyasko çıkmış. Bir şeye uydurmaya gerek yokken ya kılıf bulunmuş mahalle baskısı olmasın diye -tabii ki var- ya da kelime çok cafcaflı gelmiş.

Ne de olsa yeni gelmeye çalışan bir dikkat çekme kültürü. 

Aslında gençler çok büyük oranda hatalı sayılmaz. Toplumun doğurduğu doğal bir olaydır. Küçüklükten itibaren hep çocuklar farklı olmaya zorlanmış;çünkü çocuğumuz kimseye benzemesin anlayışı mevcut.

“Benim çocuğum en iyisi olmalı herkes tarafından bilinmeli ve en önemlisi benim tatmin kaynağım olmalı tabiî ki. İki kişi bir araya gelince övünecek bir meselem olsun boşuna mı büyüttük. Biz de imkan yoktu yapamadık ona her şeyi sağladık yapsın.” mantığıyla büyütülmeye çalışılmış ve hep en iyisi olmaya zorlanmış bir nesil. 

Çok iyi sonuçlar doğurmamasına rağmen hiç vazgeçilen bir mantık olamamış ve bu dayatmaların mağduru küçük bireyler toplumdan dışlanmış, hor görülmüş olarak aynı vasıflara sahip bir üst nesil olma yolunda ilerler vaziyetteler.

Kim bilir onlardan olacak nesil nasıl olur daha muallâkta ama çok iç açıcı bir nesil olmayacağı kuvvetle muhtemel. Zaruri olarak ufakta olsa kendi topluluklarını oluşturma çabası içine girmişler ki yok olmasınlar. 

Zaten değişik tarzlarından hal ve hareketlerinden ötürü toplumda yer bulamayacakları da aşikârdır.

Ebeveynlerinin istedikleri bireyler haline gelemeyince, doğal olarak hiç kimse en iyi olamaz hatta hiç kimse iyi bile olamaz. 

Bilinçaltına işlenen farklılaşma düşüncesiyle hakikaten farklı olmuşlar. Ama ne farklılık!

Çoğu bu çaba içinde olduğundan hiçbirinin birbirinden farkı kalmamış. Sadece kafa olarak diğerlerinden farklı kalmışlar. Onların farklılığı da giyim kuşamdır, saçtır vs… Asıl farklılık ise farklılık çabası içinde olmayanlarda kalmış. 

 Orijinalleşme kültürü oluşuyor. Bence orijinallik sadelikte kaldı. Zaten öyle bir ortalık lafı olmuş ki herkesin ağzında şu orijinal. Zaten Türkçeye zarar ziyan…

Belki gurur duyuyordur çevresi içinde orijinal olarak nitelenenler. Ego tatmini midir? Kimisine göre. 

Peki, orijinal olmaya çalışırken neler kaybedildiğinin farkında mıyız? Hiç zannetmiyorum.

Bu düşünülerek yapılan davranışlarla değil daha çok içten gelen isteme duygusuyla alakalı. Bu da daha asi ve keskin yapıyor bireyleri. 

Önü alınmaz yanlışlar çok radikal bir biçimde devam ediyor. 

Gençleri girdikleri yanlış yoldan döndürmek ise tamamen büyüklere düşüyor. Yapılan yanlış değil aslında ama bilinçsizce inat uğruna yapılınca doğru kısmı bulunamıyor. Yoksa başka kültürlerle sentez yapmak hiç kötü bir şey değil. Milletler arası dostluğa bile faydası olur. Ama hem bilmeden alıp bir de bizimkinin üstüne yamarsak saçma sapan bir durum meydana geliyor.

Kimse anlamıyor ne olduğunu. Bir ortada kalmışlık ne oradan ne buradan…

Bu bir de özgürlükle birleşince çık işin içinden çıkabilirsen. Bence yanlış yorumlanan bir özgürlük durumu daha da kötüye götürüyor. ‘Büyük’ baskı yapıyor, e ‘küçük’te kendini özgür kabul ederek boyun eğmiyor…

İki ardışık nesil çarpışıyor.

Bu yakın bir gelecekte kültür yok olumuna sebebiyet verecektir.

Ne dışlayana yarıyor ne dışlanana. Farkında mıyız? Tabiî ki hayır…

Tabii ki değişik kültürlerden besleneceğiz ama kendi kültürümüzü de ikinci plana atmayacağız -çok klişe olmasına rağmen yine yazılıyor-.

Dayatma kültürlerle bir yere varılamayacağı çok alenidir ve sadece bizi başlangıca götürür hatta daha da kötüsü başlangıçtan geriye de gidebiliriz.

Büyüklerin küçüklere anlayışla yaklaşması gereklidir. Büyükler onları ne özgürlük çabası içine sokacak ne de orijinal olmaya itecek gereksiz tavırlardan kaçınıp, olduğu gibi kabul etme anlayışına geçmelidir bir an önce.

 Zaten insan kendiliğinden özgürdür ve orijinaldir.

Parmak izinden de anlayacağımız gibi hepimiz farklıyız.

Büyükler küçükleri böyle davranmaya itmeyecek ki küçükler de davranmasın. Aksi halde böyle davranışlar çok doğal çünkü onlar kocaman bir tecrübesizliğe sahipler.

Ortada yozlaşan bir nesil yoktur yozlaştırılan bir nesil vardır. Gençliğe de özenti denmesine hiç katılmıyorum çünkü onlar düpedüz özendiriliyorlar. Yani kötüye özendirilmiş gençlik ya da yanlışa…

Sayılamayacak kadar çoklukta bu yozlaşmaya sebep olacak etkenler… Kimse bunun önüne geçmiyorsa suç mağdur olan küçüğün mü olacak? Onu mu mahkûm edeceğiz?

Onlar da bir üst neslin ürünleri sonuçta. Kimse çocuğunu yargılarken kendini düşünmüyor.

”Armut dibine düşer.” diye bir laf vardır. Önce kendilerine bakmalı büyükler ve sonra yargılamalı yanlış yapan evladını. Kimsenin; kimsenin tecrübesine de ihtiyacı yok. Bence tecrübe kazanılacak yollardan herkes geçmek ister. Yani başkasının tecrübesinden bana ne…

Ki kesin bir durum da yok ortada ampirik bir durum. Bırakın gençleri onlarda büyüsün.

Sözünüzden çıkmazlarsa ne kadar büyüyebilirler ki?

Herkes vatani görevini yapıyor sorumluluk almadan. Tabi vatan görevi kutsal kimse koltuğunu bırakmıyor bu kutsal işten mahrum kalmamak için millete en iyi şekilde hizmet etmekten daha mükemmel ne olabilir ki... Bunun yanın da koltukta veriliyorsa ne ala onlar istemiyor işin gerektirdikleri.

Vatana millete hizmet görevi nasıl yapılıyor?

Her yer de insanlar ölüyor doğa yok oluyor her geçen gün de kötüye gidiyor ama görevimizin başındayız…

Yağmur yağıyor sel oluyor sular insanın üstüne üstüne geliyor nedenini soracak muhatap bulamadan…

Kurtulanlar için de muhatap yok çünkü suçlu yok herkes birilerini suçluyor. Kimse çıkıp da Davos çıkışıvari bir tavır takınıp “milletimden özür diliyorum burada bende suçluyum en azından dereden daha suçluyum gereği neyse yapılsın” diyip üste çıkmadan kimseye çamur atmadan hatanın farkında olsun, görevdeyse zaten yapamayacaksa orada kalmanın bir anlamı yok. Görev de değilse gitsin kendisi soruşturma talebinde bulunsun. Ceza alması gereken alsın hep masum halk cezalandırılmasın. Olay da sorumluluğu olabilecek hiç kimse de çıkıp istifa etmiyor. Oralara ev izni verenler de çıkmıyor anca okul yıkarız biz zaten. Belediyeciler birbiriyle bir şeyler yarıştırıyor yok bilmem ne zamanın da yok bilmem kim insanlar ölmüş hala çamur atma görevindeyiz. Derenin alacağı intikamı insan da alabilir herhalde.

Hani yargı bağımsızdı?

Bal gibi de bağımlı. Birilerini yandaşlıkla suçlayan herkes birilerinin yandaşı. Kendine bakmadan ne güzel de suçluyorlar… Komedi mi oynanıyor ülke de belli değil. Birileri bizimle dalga mı geçiyor?

Ben millete, göreve, adalete bağlı kalamadım. Başka bağlanacak şeyler buldum diyip duyarlı bir şekilde istifa eden kimse çıkmayacak mı?

Hep birileri gelince kendi adamları uğruna mı tasfiye edecekler kendiliğinden görevi bırakması gereken kişileri?

Kısır döngüye mi çevirdik?

Birileri askere gidecek orada teğmenin biri ceza olsun diye pimi çekilmiş bombayı eline verecek sonunda o askerler orada can verecek. Bunu duyan yetkililer de kaza sonucu falan fişkan deyip bize bilgi verecek.

Meğer kaza değil katliammış…

Sorumlu tutuklanıyor peki asıl sorumlu?

Benim astım askere böyle ceza veremez diyen üst nerede?

Peki bu cezalar nerede belirleniyor herkes kafasına göre ceza mı belirliyor?

Akademideki öğretmen hiç mi demiyor benim yetiştirdiğim öğrenci böyle biri olamaz ben konum itibariyle misyonumu yerine getiremeyeceğim… Emekli olmak ya da istifa etmek gerekmiyor mu?

Habercilerin üzüm yemeyle zaten işi yok birbirlerini dövmek amaç sanki ve tabii ki tiraj. Kendi gazetesinin tirajından bahsetmeyen yok. Yahu senin işin yazman değil mi? Haberciliğin işi sanki Türkiye iktidar-muhalefetlerine dönmüş. Biri aksa diğeri kara. Belki onlara uyan meslek bu değildir. Tam özgür olmadan habercilik yapmak ne cesaret! İnandırıcılık kredisi bittiğinde bitecek.

Korsandan yakınan kitap yazarları düşünüyor mu ki neden korsan alınıyor? Bizi seven korsan almasın diyorlar. Peki kitaplarına biçtikleri yüksek fiyatlar ne onlar okurlarını sevmiyor mu yoksa? Aldıkları paraya mı bakıyorlar sanki… Adamlar 3 ayda bir kitap çıkarıyor bu para kazanmak için değil de neden? Makul fiyatta satsalar aynı parayı kazanamayacaklar mı? Tabiî ki daha fazla okur alacak kazanacaklar. Korsana hayır diyen paracı yazarlara inat insanın korsan alası geliyor…

Kitap mı açıyoruz? Rastgele bir sayfa açalım. Bunun alt yapısı kuruldu mu? Gelecek tepkiler hesaplandı mı devlet başkanlığının seçiminin değiştirilmesin de olduğu gibi. Muhatap alacağın kimseler ben muhatap değilim diyor. Sahaya çıkmış tek takım sanki… Seyirci izleyecek ama neyi antrenman mı? Zaten sahadakilerin çözümlemesini yapamıyor futbol mu oynayacaklar rugby mi? Seyirci zaten rengârenk. Gökkuşağı mübarek! E bu ortada kalırsa ne olacak yapamadık yanlış yaptık hata ettik diyen olacak mı? Olmaz herkesin istediğinin elastikiyeti yok ki? Gerekli şeyler yapılsın kimse rencide edilmeden dışlanmadan. E buna da sorumluluk gerekiyor sen ben işin başından beri yokum dersen seyirci seni bir daha izlemek ister mi? 

Hâlihazırda görünen bir sürü kurum ve kuruluşta misyonunu tamamlayamamış ve tamamlamaktan uzak olanlar gereğini yapmalıdır.

“Sorumluluk aldım ve maalesef yeterli değilim şimdi kaldıramayacağımı düşünüyorum benim ayrılmamdan duyacağım memnuniyeti sizler bile duyamayacaksınız”.

Şimdi görevi hakkaniyetiyle yapabilecek olan varsa gelsin yoksa muhakkak birileri gelecektir onları bekleyelim. Böyle diyen birilerine ihtiyaç yok mu?

Hala oturduğumuz yerden birilerini istifaya davet mi edeceğiz?                                                                                                                                                  

Online dergiler Online dergiler