Ve bir sabah gözlerini yine kederle açtı kadın. Dokununca canının yandığı bir yeri yoktu, fakat çokça örselenmiş duyguları vardı. Unutmaya çalıştı, kabullenmeye çalıştı ve en fenası; içselleştirmeye çalıştı. Biraz doğrulup bir müddet düşündü yatağında. Düşünceler sarmalından kurtulamayacağını anladı, kahvaltıyı hazırlayıp günlük işlerine girişti.

...

Kadın ve şiddet deyince ilk olarak akla fiziksel şiddetin gelmesi kabul edilebilir olsa da psikolojik şiddetin de hafife alınmayacak ölçüde tahribata neden olduğu su götürmez bir gerçektir. Fiziksel şiddete nazaran sonuçlarının ve etkilerinin gözle görülemez oluşu, kendini çok çeşitli formlarda gösterebilen şiddet olgusunun formlarından biri olan psikolojik şiddetin ikinci plana atılmasına neden olmuştur.

Psikolojik şiddet kendini yaşamın hemen hemen her anında gösterebilir; sokakta, iş hayatında, okulda, evde, trafikte, alışverişte... Kınama, aşağılama, değersiz hissettirme, kaba davranma, alay etme, fikrini yahut hissini ifade etmeye olanak vermeme, kadının ortaya çıkardığı güzellikleri adeta bu onun vazifesiymiş gibi tavır sergileme, her fırsatta eleştirme, hakir görme gibi şekillere bürünerek karşımıza çıkan psikolojik şiddet, kimi zaman farkında bile olunmaksızın uygulanır. Bu kadar normalleşmesinin altında yatan sebepler duruma göre değişiklik gösterse de farklı coğrafyalara, farklı eğitim seviyelerine, farklı yaş gruplarına bakıldığında neticelerin benzer olduğu görülür. Kültürün, eğitimin, olgunlaşmanın dahi önüne geçemediği psikolojik şiddet, üstüne bir de bu şiddete maruz kalan kadının durumu kabullenmeye başlamasıyla içinden çıkılması güç hale gelir. Kadına yönelik her bir psikolojik vuruş, kabullenmeyle birlikte o vuruş için kalpte açılan yere yerleşir. Telafisi yapılmamış olan bu darbelerle mutsuz, dertli, potansiyelinin farkına varamayan özgüvensiz kadınlar ortaya çıkar; ve tabii toplumlar.

Avucunda bir toplum yetiştiren kadına, muhatapları tarafından -elbette yalnız erkekleri kastetmeyerek!- gösterilen muamele değişmediği ve kadının gerçek değeri anlaşılıp kadına hissettirilmediği sürece öyle görünüyor ki ideal toplum düzeni veya daha temel bazda ideal aile düzeni ütopyalarda kalmaya devam edecek. Evet, kadın, önceki devirlerde olduğu gibi bu devirde de dominonun ilk taşı yani kilit taşı olmayı sürdürecek.

...

Ve bir gece daha gözlerini umut ederek yumdu kadın. Dokunmaya çalışsa ulaşamadığı fakat en azından onu uyurken huzura erdirecek o hissiyatla. Yumdu. Uyudu. Unuttu.

Beyza Yazar

 

 

 

Kimi kadınları topuk seslerinden tanırsınız. Kimilerinin gülüşünü ise hafızalarınızdan silemezsiniz. Bazıları güçlerini kırılganlıklarının ardına gizler. Kimilerinin hassasiyetleri ise sırtlarına binmiş yüklerin altında ezilir. Kimi kadınlara aylarca “Nasılsın?” diye sorulmaz. Kimilerinin ise sorsan dahi cevap vermeye gücü yoktur. Kimi kadınlar annedir. Merhametli, şefkatli… Kimi kadınlar âşıktır. Tutkulu, içten ve samimi… Kimileri öfkelidir, yorgun ya da kırılmış. Öyle kadınlar vardır ki mesela yıllar yaş katar da yaşlandıramaz ruhlarını. Kimileri ise yaşlanmak için yıllara hiç ihtiyaç duymaz.

Kadın diyoruz ya. Peki, nedir kadın?

Schopenhauer’in söylediği gibi, kadının çabuk olgunlaşması soyluluk ve mükemmeliyetindeki eksiklikten midir? Yahut kadın, Cemal Süreya’nın şiirlerindeki ideal varlık mıdır? Marie Curie mesela… Hem âşık hem de başarılı bir bilim “kadını” olmasıyla genele mi dâhil edilmelidir; yoksa bir istisna mıdır? Hz. Hatice’nin kurduğu dengeyi “Yuvayı dişi kuş yapar” kalıbının içinde mi harcamalı; yoksa bütünlüğün, tamamlayıcılığın idealize oluşunu mu görebilmeli? “Kadınlar sevilmek için yaratılmıştır, anlamak için değil” diyen Oscar Wilde ile “Bir kadına doğru ayakkabıları verirseniz dünyayı bile fethedebilir” diyen Marilyn Monroe’yu ayakta mı alkışlamalı yoksa bu cümlelerin de istisnaları göz ardı edilen genellemelerden olduğunu mu fark etmeli?

O halde asıl soru: Kadın ne değildir?

Kadın:

Melek değildir. İdealize edilmiş davranışları ve düşünceleri yoktur. Kadın, hata yapmayı seçebilme şansına sahiptir. Meleğin kötüye meyli olmaz; kadın ise benlik sahibi olduğundan, hem iyiye hem de kötüye meyilli bir varlıktır.

Masum değildir. Çünkü masumiyetin kıstası kadın değildir. Masumiyet de iyilik, kötülük, doğruluk, yanlışlık gibi bir kavramdır. Kavramları, kadınların aidiyet alanında değerlendirmek bencilliktir.

Cazibe merkezi değildir.

Gelin değildir. Çünkü erkeğe ve onun ailesine ait değildir.

Araç değildir.

Amaç değildir.

Kukla değildir. İpleri olan ve istenilen her şekilde oynatılabilecek, “ağzı var dili yok”, yüzünde donuk ifadesi ve sahte tebessümüyle “başkasının” yönlendirebileceği bir varlık değildir.

Maşuk taraf olmaya mahkûm değildir. Âşık olan, “peşinden koşan” taraf olmayı da seçebilmelidir.

Mazlum değildir.

Kırılgan olmak zorunda değildir.

Güçlü olmak zorunda da değildir.

Kısacası kadın; topuk sesiyle, gülüşüyle betimlediğimiz; masumdur, amaçtır, maşuktur genellemelerine yahut aksine hapsettiğimiz varlık değildir. Çünkü kadın varoluşsal olarak bir bütünün parçasıdır. Bu yüzden genellemelerdeki “kadın” yerine koyabileceğiniz başka herhangi bir varlık da bizi aynı sonuca ulaştıracaktır. Genellemeleri mutlak doğru olarak kabul etmek istisnalara göz yummayı beraberinde getirir ve özden uzaklaştırır:

Kadın, kadındır.

Bahar Yılmaz

 

 

 

" Bir kadın olarak benim ülkem yoktur. Bir kadın olarak bir ülke de istemiyorum. Bir kadın olarak tüm dünya benim ülkemdir ’’  

—Virginia Woolf

Öncelikle, bize verilen alan sınırlı olduğu için çok geniş kapsamlı olan bu konu hakkındaki fikirlerimi yüzeysel bir çerçevede aktarmaya çalışacağım. İtiraf etmek isterim ki, uzun bir süre önce kadını ve onun toplumsal konumunu merkezine alan araştırma alanlarının pek farkında değildim, bireyler için çizilen rolleri sorunsallaştıran ve toplumsal cinsiyet konusunu ele alan kitaplara da gözüm çarpmazdı. Tâ ki, çok değerli bir hocamdan aldığım dersin kafamda şimşekler çaktırmasına kadar…

Son zamanlarda kadından bahsederken başka kavramlar gelip hemen kelimenin yanına ilişiyor ve ona gölge düşürüyor; şiddet, eşitsizlik, ataerki ve daha nicesi.  Bütün bu kavramları sıklıkla işitiyoruz fakat anlamını ve toplumsal alanda meydana getirdiği kırılmayı iyi tahlil edemiyoruz diye düşünüyorum. Aslında biraz araştırdığımız zaman bu kavramların sebep-sonuç ilişkisi içerisinde birbirine bağlı olduğunu ve neticesinde bir tür ‘zihniyet’ meydana getirdiğini söyleyebiliriz. Baktığımızda, şiddet ve eşitsizlik, kadına ve erkeğe çizilen toplumsal cinsiyet rollerinin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Toplumsal cinsiyet ise elbette biyolojik değil; sonradan edinilen ve içselleştirilen roller olarak ele alınabilir.

Bu noktada kişiliğimizin şekillenmesinde büyük bir payı olan toplumsal çevre ve tabi olduğumuz eğitim sistemi büyük önem kazanıyor. Bilirsiniz, ‘erkek fatma olmak’, ‘kadın gibi ağlamak’ türünden normatif ifadeleri çocukluğumuzdan bu yana masumane bir şekilde kulağımıza fısıldarlar. Bu tür ifadeleri içselleştiren çocuk ise büyüdüğünde ağlamanın kadına ait bir duygu durumu olduğuna inanır; kadına ait, zayıf ve pasif bir hâl.  Her şey zıddıyla kaimdir denir. Ya da bir şey öteki ile birlikte var olur. İşte, kadını edilgen kılan bu türden söylemler de erkeği onun karşısında doğrudan etken, güçlü bir konuma yerleştiriyor. Birisi öteki oluyor, öznenin yanındaki nesne olmaya mecbur ediliyor. Ve öteki olan taraf hep kadın oluyor. Sonucunda ise kurgulanmış şu manzaraya şahit oluyoruz; güçlü olan zayıf olanı ezer, özne nesneye hükmeder.

Bir süre sonra şiddet, hukuki ve siyasi yapılar üzerine inşa ediliyor ve kurumsallaşıyor. Diğer taraftan kamusal alan ile özel alanın ayrımı ne yazık ki şiddetin kapalı kapılar ardında kalmasına ve meşru gösterilmesine sebep oluyor.  Kadın hakları, feminizm, eşitlik gibi kavramların gündeme getirilmesi birilerini rahatsız ediyor. Bu alanlara dair toplumsal algı ‘erkek düşmanı kadınlar’ şeklinde seyrediyor. Farklı ideolojileri benimseyen bireyler arasında bile ‘kadının ikincil konumu’ söz konusu olunca bir uzlaşma sağlanıyor. Mevcut olan bu ‘ikincil konum’ zaman içinde bir farklılık göstermiyor, sadece şekil değiştiriyor fakat aynı içerikle önümüze sunuluyor. Türkiye’nin tarihsel sürecine göz attığımızda, bu konum kürsülerdeki siyasetçilerin söylemlerinde, sayfaların arasında, yazarların kalemlerinde yeniden üretiliyor. Kadın, çocuk yetiştirmekle mükellef kutsal (!) bir anne, savaş bittikten sonra özel alana/eve dönmesi gereken bir yardımcı, modaya uymasını ve muhakkak güzel olmasını zihinlere empoze eden kapitalizmin hedef tahtası olarak araçsallaştırılıyor.

Son yıllarda korkunç bir artış gösteren kadın cinayetleri, özelde aile içinde genelde ise sokakta karşılaşılan eşitsizlikler bir an için sosyal bilimcileri harekete geçiriyor fakat sunulan çözümlerin pratikte bir karşılığı olmuyor. Ataerkil sistemi besleyenler mücadele yollarını tıkamaya çalışsa da kadın, sadece ‘kadın’ olarak, ‘insan’ olarak, öteki değil ‘eşit ve farklı’ bir birey olarak mücadelesine devam ediyor. Akademisyenlere, hukukçulara ve elbette biz kadınlara bu süreçte çok iş düşüyor, düşmeli de. Zira inşa edilen bu adaletsiz yapı iyileştirilemezse senede tek bir gün kadınların hatırlanmasıyla bahar gelmeyecek ve gelecek nesillerin ataerkil sisteme entegre olmalarını engellemekte güçlük çekeceğiz.

 

 

Kadın, bütün toplumlarda, değişen gelenek ve göreneklere rağmen her zaman tarih sayfalarının en müstesna yerinde konumlanmıştır.

Adlarına şairler en iyi şiirlerini dizmiş; nâsirler en güzel yazılarının baş konusunu yine onlar yapmıştır.

Kitabın en Yücesinde, Kur’an-ı Azimüşşan’da Sure-i Nisa’ya konu olmuş, ayet-i kerimelerin muhatabı olmuştur.

Kadın kimi zaman bir sultan, kimi zaman bir köle, kimi zaman bir hanım olmuş, en güzeli de bir anne olmuştur.

Aşkın hakiki olanına giden yolun kapısı olmuş; kimi zaman yol olmuş, varılana ulaştırmıştır.

Güzeller güzeline varışı görenler bu daireye girmiş, güzelden geçerek vuslata erme ümidiyle yol almışlardır.

Bu güzide döngü içinde kadın her daim nezaketi ile var olmuş, onun bu inceliği doğumundan mezar taşına kadar yansımıştır.

Bu var oluşu son asırlarda ve özellikle günümüzde nizam-ı ilahiyi eleştirmek suretiyle layık olduğu seviyeden indirme çabaları, kadına verilen değeri; daha doğru bir ifadeyle değersizliği nazar-ı dikkate almayı şart kılmıştır.

Kendisi dışında herkesin onu tanımlamaya çalıştığı bir dönemde, makbul kimlikler oluşturularak onların içine hapsedilmeye çalışılan kadın, üzerine düşen bu gölgelerden sakınıp koruması gereken değerlerinin bilincinde olmalıdır. Herkesin birbirleriyle yarışırcasına gözler önünde serdiği bu değerlerini muhafaza ederek, hem bugün için hem de gelecek için izdüşümü niteliğinde bir hayat sürerek bunun daima idraki içinde olmalıdır.

Nezaket ve letafetinin son derece kıymetli, kıymetli olduğu kadar lüzumlu olduğunu bilerek bunu koruması, umum insanlar içinde kendisini, günümüzde en çok ifade edilen şekliyle toplumda ‘ikinci sınıf’ insan olmasına yol açmayacak; aksine, yaradılışına uygun olarak özü ile bütünleşmesini sağlayacaktır.

Zira kadının nezaketi, zerafetinden; zerafeti de fıtr-i meylindendir.

Nur Kalsın

 

 

Kadın meselesi üzerine söz söylemek kaygan bir zemin üzerinde, elinde mikrofon ile bir topluluk önünde konuşmaya kalkışmak  gibi aslına bakılırsa. Seyircilerden her an bir yumurta gelebilir korkusu da cabası üstelik. Dengeyi sağlamak güç canım hemşîre!

Denge demişken, meselenin aklımda kavramsallaşmış hali de bu sanırım: Denge.

Birden fazla şeyin bir arada bulunuşu ile ortaya çıkan bir kavram olması yönüyle, kadının varoluşunun da bir “öte” ile, yani terazinin öte tarafını işgâl eden müzekker cins ile ele alınması icab ediyor. Mâdem Havvâ’nın gelişi, Âdem’in Âdem, cennetin cennet olabilmesi için atılan ilk adım; öyleyse birinden bahis açarken, aslında satır arasında bir diğerini de hatırlatmış oluyoruz.

Bu sebepten, ele alınabilecek birçok toplumsal, siyasî, dinî ilh. yönünün yanında, kadına cinsiyetinden öte öncelikle bir ‘mahlûk’ olması cihetiyle bakılmasının karmaşık görüntüyü biraz olsun berraklaştırabileceği kanısındayım. Yoksa sahiden ‘kadın' mefhumuna güncel hayattaki hangi yönüyle bakarsak –bilhassa toplumsal ve siyasi yönü- oradan kopan bir çığlık duyuyoruz. Nitekim bu da haliyle çözümsüzlüğü getiriyor.

Birçok meselede olduğu gibi keskin ayrımlar kutuplaşmayı doğururken, kişinin bir diğerini aşağı görmesine yahut onun var olma sebebini kendi varoluşuna bağlamasına sebep oluşturuyor. (Varolmaktan kastım halkedilmiş olmak değil, esâsen birey olarak varolma durumudur.)

Kadın ve erkek bir bütünün iki kutbudur, evet; niyetim bunu inkâr değil. Ancak iki ‘ayrı’ kutbudur ve birbirini tamamlar. Hem yaradılışları itibariyle hem de hayatlarını sürdürme biçimleri itibariyle aynı olmadıklarını kabul ettikleri noktada, birbirlerine karşı üstünlük sağlama çabalarının da son bulacağını düşünüyorum. Nitekim güç denen faktörü belirleyen şartlar değişkendir: Birinin bileği kuvvetliyken, diğeri olmadık acıları omuzlayabilir. Bu böyledir.

Bugün Havva kızları üzerine söz söylemek, baltayı baştan taşa vurma ihtimalini göze almayı gerektiriyor. Buradaki asıl problemin kadına nasıl bir pencereden baktığımızla ilgili olduğu kanısındayım. Şayet kadına, "bir dünya nimeti (yasak yemiş)” yahut  “putperest bedevînin hurmadan putu” muvâzenesinden bakılırsa, gündemi işgal eden haberlerin nihâyete ermesi mümkün değil.

Diğer taraftan, kadınların maruz kaldıkları her türlü şiddet biçimine elbette karşı durmanın yanında (ki nasıl karşı duracağımız üzerinde tekrâren düşünülmeli) bu mesele üzerinden atılan çığlıkların da istenilen şeyin aksi yönünde sonuçlar doğurduğu fikrindeyim.

Faşizmin sanıldığı gibi her zaman susturmadığı, ‘konuşturarak da susturduğu’ üzerine yapılmış bir tespiti, bu mevzuda da dikkate almamız gerektiğini söylemeye çalışıyorum. Kolektif hareketler içinde bulunmaya niyetlenirken, kolektif yalanların içinde boğulmayalım.

Hak arama meselesinde terazinin öte tarafına başımızı çevirip bakma gayretini de göstermeliyiz sanırım. Zîrâ sosyal hayatta karşımıza maalesef çokca çıkan çığırtkan seslerin de kadına irtifa kaybettirdiği gerçeğini görmezlikten gelemeyiz.

Kendimce, her iki kutbun da diğer tarafın haklarına saygı göstermek ve riayet etmekten öte  ‘sahip çıkmak’ misyonunu edindiği ölçüde, terazideki dengenin kurulabileceğini ve gürültünün durulabileceğini düşünüyorum.

 

 

Sokağı hizaya çeken tarihi duvarın karşısında, ön yüzü boydan boya camla örtünen dükkânı görür görmez yürüyüşü yarım kaldı. Parmağı -alışılmadık bir şekilde- deklanşöre gitmedi. Usta bir fotoğrafçı gibi manzarasını izledi. Sağ elini çenesine götürerek ağzına saçılan sevinci sildi. Gözüne takılan “kiralık” yazısı kaşlarını çatmasına sebep olurken, kâğıdın yırtılma sesiyle birlikte keyfi kaldığı yerden devam etti…

Dış camı son kez silen Zeynep bir an durup içeridekileri izledi. Fikret’in elinde boya kutusu, Halit’in arka cebine katlamakla sığmayan tasarım kâğıdı, Mustafa’nın alnında biriken ter damlaları, resmini asmak için yer arayan Filiz’in yuvasına sığmayan gözleri, çalınacak müziklerin mekânla uyumluluğu konusunda direten İskender’in radyoya yakın duran kulakları, çayların tazeliğini koklayan Burcu’nun kavanozlara giren burnu…

Yeter artık canını çıkartacaksın camın” dedi Cemal. Tatlı dalgınlığını fark eden Zeynep toz bezini arka cebine sokuşturup içeridekilere dâhil oldu. Her biri ayrı marifetlere sahip olan bu insanları bir araya toplayan bu işletmenin –ilk gençlik zamanlarında aradıkları- müstakil evrenleri olduğuna emindi Cemal. Burada kristal insanları ağırlayacak olmak içini ferahlatıyordu.

Bekir, elinde ilk tepsiyle açılışı yapıyordu. “Cemal abi buyur çayın.” dedi. Müstakil Evren’in karşısında ilk çay yudumlanmaya başlamıştı. Sokağı izleyen Cemal, birinci kattaki Yeşim teyzeyle göz göze geldi. “Ara sıra anahtarı sana bırakacağım. Ben yokken çocuklar senden alırlar. Hem göz kulak olursun onlara.” der gibi bakıyordu.

Memnuniyetle başını eğen Cemal, çayından ikinci yudumu alıp sokağı izlemeye devam etti. Üste dar gelen elbiseden taşan ete andıran geniş otomobili zorlayan dönemece odaklandı. Necla ablanın kızının fiyakalı otomobilden ineceği köşe değil miydi bu? İsmini bilmediğini bu genç kızın görüldüğünü fark etmemesi için başını çevirecekti elbette. Fakat olur da bir şekilde işkillenen babası gelip ağzını ararsa, kamu düzeninin devamlılığı için “bir şey olduğu yok da sen yine de dikkat et” diyecekti.

Upuzun uzanan sokağı paralel şekilde defalarca kesen ara sokaklardan türlü türlü insanların çıkacağını biliyordu. İt kopuk takımının birilerinin mahalleye dadanabileceğini düşündü. Sorumluluğunun biraz daha arttığını hissetti. Tedbiri elden bırakmamalıydı. İt kopuk takımından olduğuna kendini inandırmaya çalışan sivil polisler de pekâlâ gelebilirdi. Sözsüz, yazısız bir garip anlaşma ile onların suyuna gidecekti.

Bülent Bey'in ergen olduğunu hatırladı birden. Abilerinin kadınlar hakkında söylediklerini anlayacak yaşlara daha olsa da, kuytularda sigara içme zamanlarındaydı Ahmet. Görür görmez çay kahve muhabbet derken alacaktı karşısına. Kızlardan konu açıp meseleyi dumanın zararlarına getirecekti. Başın sıkışınca “gel” demeyi unutmamalıydı. Harçlığını ise muhakkak sormalıydı. Fakat ağızlara sakız olmuştu bir kere. Dikkat etmeliydi. Lafta kalmasın diye cebine üç beş kuruş sokuşturup samimiyetinin üstüne çizmeden altını çizmeliydi. Kendisini aldatan büyüklerinden öğrenmişti bunu. Ergenlik hali ya, baktı dinlemiyor Ahmet, Osmanlı tokadını güncelleyerek son çare olarak deneyebilirdi.  Gelenekten beslenen modernin baş döndürücü sarhoşluğu onu kendine getirmez miydi?

İşlerinin iyi gittiğini gören komşu esnaflardan biri -illa ki- arıza çıkartmak için bahane arayabilirdi. Hazır olmalıydı. Akşam süpürüp kapattığı dükkânı, sabah çöp içinde bulabilirdi. Bu durumda bir kez daha süpürmek o kadar zor olmazdı. Sabretmeliydi. Baktı olmuyor, o yokken camını kırabilirdi. Yok yok, bu ona yakışmazdı. Bir akşam kalabalık gelen grubunu masa, sandalye kirli diyerek arızaya yer arayan komşusunu da işaret ederek müşterilerini oraya yönlendirebilirdi. Kazancından olurdu ama kamu düzeni yeniden tesis edilirdi.

Bir gün mahalleye bekâr bir hatun taşınabilirdi. İsmi veya cismi Afet olurdu muhakkak. O, sokakta görününce Tarkan'ın -belindeki kemer olayım auvv..- şarkısı çalacaktı. Şaşkınlığı geçince de “bu ne biçim şarkı” deyip Tarkan'a sövecekti. Fakat yandan yandan hatunu izleyerek derin de bir nefes alıp ocağına dönecekti. Sonra iç sesi mikrofonu eline alıp “ayıp değil mi lan senin yaptığın? Yakışır mı emanete hıyanet etmek diyecekti? Sadri Alışık filmlerinden öğrendiği jest mimiklerle “ama çok güzel be” diyecekti.

Cemal, önüne düşen yaprağı eline alırken yaşamak da ölmek de bizim için diye düşündü.  Ahmet abi ansızın kalp krizinden ölebilirdi mesela. Çoluğunun çocuğunun ortada kalması da cabası. Bu durumda önce -biz ölmedik- diyecek sonra da mahalleliye ellerini ceplerine atmayı teklif edecekti. Ne toplanırsa toplansın, Ahmet abiyi kaybetmenin dalgınlığı geçene kadar onları ayakta tutmalıydı. Oğlu liseyi terk etmesin diye yarı zamanlı iş bulmak da lazımdı. Onlar hayatlarının geri kalanına alışana kadar mahallenin pusuda bekleyen itleri paspas olacak kapılarında. ‘Hoşt’ demeyi bilmeliydi. Rahmetlinin şeker gibi adam olduğunu hatırladı. Umulur ki Allah mekânını cennet ederdi.

Mahallenin atsan atılmaz, satsan satılmaz gençleri Akif, Fikret ve Cansın masada muhabbet çevirirken konuşmalarını duyabilirdi. O da ne! Faruk kısa yoldan zengin olmanın yolunu mu bulmuşmuş? Akif, Fikret ve Cansın’a göre ‘her koyun kendi bacağından mı asılırmış?’ Eş dost birbirini desteklemeyecekse neye yarardı ki iyi günlerin gülüşmeleri? 2500 yıl öncesinden bir ses değil miydi “dostlarının ziyafetine yavaş, felaketlerine koşarak git” diyen? Akif, Fikret ve Cansın üçlüsünü daha sonra dövmek üzere dükkandan koşar adım çıkacaktı Cemal. Derhal Faruk'u bulmak gerekti. Dayanamazdı Cemal. Koşar adım çıkar giderdi dükkandan.  Akif arkadan seslenecekti “abi bize çay vermeyecek misin? Hayırdır nereye?..” sesi arkada kalırken “çay yok bok için” diyen Kemal Sunal repliği gelecekti aklına. Hangi duygu yoktu ki repliklerde karşılık bulmasın?

Elindeki bardağın sıcaklığı henüz geçmek üzereydi ki Bekir’in -Cemal Bey- dedi hitabını işitti. Kendine gelen Cemal, ilk müşterilerinin ayakta beklediğini görüp, heyecanla: “efendim hoş geldiniz, biz de sizi bekliyorduk” diyerek yer gösterdi. Kapıda asılı olan fotoğraf makinesini kaptığı gibi ilk müşterilerini fotoğraflamak istedi. Açılışı yapmanın heyecanını yaşayan bu insanlar memnuniyetle poz vermeyi kabul ettiler. Cemal kadrajını ayarlamış tam deklanşöre basarken Fikret elindeki Müstakil Evren tabelasıyla dâhil oldu fotoğrafa.

Online dergiler Online dergiler