Aşina yüzler görüyorum dört bir yanda

Sanki ölmeden önce gördükleri son kişi ben olmuşum

Sanki boğulurken yanlarından geçip sonra cesetlerini bulmuşum

Sanki intihara azmetmişler de alkışlamışım

Sanki taş taşısam öleceklermiş ve ben taş taşımışım

 

İnsanlar görüyorum:

Köpeklerin yatmayacağı yerlerde yatan

Umursamazlığı ile bir şey anlatan,

İnsanların gözüne değil vicdanına batan

İnsanlar…

 

Pusatlar görüyorum

Mermisi mürekkep,

Zırhı kitap,

Kasıtları habîs,

Akıbetleri hapis;

Ama niyetleri halis

Olan pusatlar…

 

“Ve” bağlaçları ile

–Bir yazarın “ve”ye olan nefretini bile bile–

Âlemleri bağlayan

Kendisine yazdığı tragedyaya ağlayan

Şairler görüyorum

 

Ve adım adım adamlıktan gidiyorum

Fiilleri faillerinin boyunu aşan

Hasret çekme hasreti cebinden taşan

İnsanları resmediyorum

 

Ve inanıyorum

Her noktasını ellerimle çizdiğim insanlara

Onlardan umuyorum

Onlardan soruyorum

Onlardan yoruluyor,

Onları yoruyorum.

Gölgelerde perdenin sırrını arıyorum

 

Ve soruyorum:

-Her üzmeme girişimin bir hezimet

Çiçeklerle bile hesaplaşamazsın

Annenle kucaklaşamazsın

Kavminle konuşup anlaşamazsın

Bilirsin bedel-i aşkı

Pazar-ı aşkta pazarlık yaparsın

Ey nefis cevap ver:-

Sen kime taparsın?

 

 

Aynanın şehveti gözlerini bürümüş

Aynalara,

Aynalarda sana,

Sendeki cana bakamazsın

Dümeni kırarsın Cebel-i Tarık’a

Bırak gemiyi,

Geminde kibrit yakamazsın

 

Ben mi?

Cümleler bana kurulu gelmezken

Gelse de bu hâlimi bilmezken

Mısra mısra kuleler kurmaya çalışıyorum!

Korkuyorum,

Belki kuleler dik duramaz

Belki her Hezarfen uçamaz

Belki kuleyi diken hülyaya dalar

Eserini semaya doğru derinleştirme sevdasına

Çukurluğunun farkına varmaz!

 

Ama ben;

Gramlık terazide,

Tonlarla yük çekerken,

İşte,

Hayalimde bile,

Yükselmek için kulelere

Anlaşılmak için kelimelere muhtacım

Onlara da zerrece yok inancım

 

“İbrahim

İçimdeki putları devir

Elindeki baltayla

Kırılan putların yerine

Yenilerini koyan kim

İbrahim

Gönlümü put sanıp da kıran kim?”*

 

*Asaf Halet Çelebi’nin “İbrahim” isimli şiirinden alınmıştır.

Yaz için bir simge vardır herkeste. Benimki İstanbul Film Festivali. Bu 5 yıldır böyle. Her ne kadar Nisan’ın ortasında olsa da ve kimi kez sırılsıklam film izlemek zorunda kalsam da. Simgeler duygu meselesidir. Kışın ortasında bile yazı hissedebilirsiniz. Bir güneş doğar, yalancıdır ama inanırsınız. Camdan yansır, yüzünüze düşer. Havanın yumuşaklığını koklarsınız. Kanınız kaynar bir an. Belki 5 dakika. Sonra geçer. Hayatı bu 5 dakikalar üzerine kuran insanlar vardır. Ben de onlardanım. Bir şarkı, bir arkadaş, bir hatırlanış ya da bir koku. Filmden bir kare. 2 haftada kimi seneler 20 defa izlemek zorunda kaldığım festival tanıtım filmi bile. Mutluluk sebeplerim bu kadar basittir. Mutsuzluk nedenlerim de öyle. Ama şimdi mutsuzluktan bahsetmek doğru olmaz. Bu mutlu bir anı çünkü. Bozmayalım.

İlk festival haberi düşer basına. Cemreler üşüşüverir içime. Onur ödülleri açıklanır sonra ki beni gram ilgilendirmez (belki yaşlanınca). Ama habercisi olması bir şeylerin güzeldir yine de.

Geçen sene bir sürpriz oldu. Feriye’de de film gösterilecekti ilk kez. Yani ben festivali bildiğimden beri ilk kez. Geçmişi vardır belki, araştırmadım. Mesela Yeni Rüya vardı bir ara, şimdi yok. Emek malumunuz. Emek’te bir film izlemişliğim var. 2009’da. Biletini saklamasam, hatırlamayacaktım. Akıbetini tahmin etmiş olsam unutur muydum? Tarık Abi “Emek unutulur mu oğlum?” dedi geçenlerde. Düşündüm bir. Bilet kuyruğunu hatırlıyorum. Son dakika biletleri için. Umudum yoktu. Önümdeki kişiye son bilet uzatılmış, bozuk parası olmadığı için ben almıştım. Bilet 3,5 liraydı. İlk ve son seyirim için sonuncu seyirci olarak girdim salona. Ama yok işte oradan sonrası. Filmi hatırlıyorum. Hoş Geldiniz (Welcome, 2009) adında bir Fransız filmiydi. Göçmenliği anlatıyordu. Kuzey Irak’tan kaçak Fransa’ya gelmiş, İngiltere’ye geçecekken yakalanmış bir Kürt’ü anlatıyordu. Oğlana “Nereden geldin?” diye soruyorlardı, oğlan her defasında “Kürdistan” diyordu ve salondaki ulusalcı teyzeler her defasında cıklıyorlardı. Cıklıyorlardı da işte salon nasıldı, hiç hatırlamıyorum. Ben de o zamanlar cıklasam mı yoksa “çocuk doğduğu yere ne isim vermek istiyorsa versin, beni ilgilendirmez” mi desem bilemiyordum ama bu çelişki neden hatıralarıma Atlas’ta yaşanmış gibi kazınmıştı ki? Ayrıca çocuk doğduğu yere ne isim versek istiyorsa versindi, sana neydi bana neydi ulusalcı teyzeler! Tarık Abi’ye açıkladım durumu, çok üstünde durmadı. O bir de Alkazar vardı diyor sinema olarak da ben hiç gitmedim ona. Duyduydum ama yerini bile bilmezdim. Ama Feriye’yi hep bilirdim. DT1’in camından hep afişlerine bakardım, ya da yürüyerek yanından geçişlerimde bir gün buraya geleceğimi teyit ederdim. O gün, geçen senenin bir gününe denk düştü.

***

KISKANÇLIK (LA JALOUSIE)’DAN ÖNCE

Hafif bir gündü. Üzerimde yine geçen sene aldığım kapüşonlu lacivert sweatshirt’üm vardı. İyi ki almışım. Tam festivallik bir sweatshirt’müş. Çoğu filme onunla gittim. Film 11 seansındaydı. Para sıkıntısı nedeniyle bütün festival geçmişim indirimli gündüz seanslarını kaçırmamakla geçti. Üniversitede mutlaka gitmem gereken dersleri belirler, kalan günlere bilet alırdım. Nadiren akşam seansına veya hafta sonuna para yatırırdım. Osmanbey’den indim Beşiktaş’a. Oradan Ortaköy’e geçtim. Bu rotayı hep sevmişimdir. Beklentin olmadı mıydı şu canına yandığımın dünyasında her şey ne kadar sadeleşir. Bu sulu bir şeftali yemek gibidir. Dişlerin hiç ısırmaz, içine çekersin ve geliverir ağzına her şeyiyle işte. Çekirdeğinden ayırmaya çabalamazsın. Alt ve üst dudaklarını yalarsın bir güzel, alt çeneni avucunun içiyle silersin ve biter. Mutlu olursun. Ayakkabılarım da lacivertti ve yere neredeyse hiç değmedi. Uçtum sanki. Beklentim yoktu.

Salon çok güzeldi, olması gerektiği kadar. Ahşap ögeler bana lisedeki konferans salonumuzu hatırlattı. Oranın havasını çok severdim. Güzel günlerdi. Salonda az kişi olması dikkatimi çekti. Benim sıramın başında mavi saçlı bir kız vardı. Ortasında ben, o kadar. Etrafı boş süzerken bir kız yol vermemi istedi. Verdim, her zamanki gibi, geçerken süzdüm, her zamanki gibi, kalbim attı, hiç âdeti değildir, yanıma otursun istedim, arada olur, oturmadı, yüzde doksanlık ihtimali seçti, uzaklaştı, uzaklaştı, perspektif gereği küçüldü, zaten küçücüktü. Hay Allah! Bir anda oldu. Nerden baksan 10 senedir olmuyordu. Lise konferans salonunda yaşanmış, sonradan zor unutulmuş anıların beyne hücum etmesi Feriye’ye mi nasipmiş. Yok, dedim ya, o kadar da değil. Bahar çarptı sadece. Hayat dedi ki beklentin mi yok, al sana bir hedef. Alır mıyım? Ne münasebet! Mavilinin arkadaşıymış. Masal kahramanları gibi bir ikili oldular. Gonk çaldı. Ne güzel tınladı. Işıklar gitti. Bir daha çaldı. Perde aydınlandı.

KISKANÇLIK (LA JALOUSEI, 2013)

Yönetmen: Philippe Garrel

Festivalin Ustalar kategorisinden girmiş bir film ama yönetmeni ilk kez duydum. Cahilliğime verin.

77 dakika.

76. dakikada Louis, küçük kızı ve kız kardeşiyle bir parkta oturuyordu. Park Paris’teydi, bu gerçeği bilerek kabuklarından soydukları fıstıkları yiyorlardı. Tam bir aileydiler. Siyah beyaz filmden Louis’nin kâkülleri taşıyordu. Ne suya dokunulmuştu, ne sabuna. Günlük temizlik gibi. Şöyle bir tozu alınıvermişti masanın. Nasıl yapmıştı da yönetmen yani Sayın Garrel nasıl oluyor da bu kadar insan olan bir film çekilebiliyor. Nefes alabilen. Sonrası hafiflik. Siyah beyaz ama sıcak siyah krem beyaz. Hasılı Osmanbey’den Ortaköy’e ciğerlerime çektiğim yosun kokusuna bulaşan nikotin gibi. Yani hiç beklentinin olmaması gibi. 1 dakika kadar sürdü fıstık yeme, birbirlerine yedirme olayı. Film bitti. Alkış yok. Gerek de yok. “Kıskandırmayalım” öteki filmleri.

 KISKANÇLIK (LA JALOUSEI)’DAN SONRA

Perdeye göz kırp ve dön. Aaa Küçük Güzellik! Seni burada bırakmıştım değil mi? Ne de küçük küçük soluyorsun. Her çekilmiş güzel film mutlu eder beni. Seni? Düş önüme, çık salondan. Mavi Saçlı Kız sahip çık Küçük Güzellik’e. Kırmasın onun minicik kalbini masalsı öteberiler.

***

ŞARKI SÖYLEYEN KADINLAR’DAN ÖNCE

Oyalanmadım çok. Güzel bir andı yaşadığım. Sabahtan beri hissettiğim heyecana tuz katan güzel bir an. Sinemadan çıkınca genzime dolan boğaz kokusunu içime çektim ve veda ettim. Hemen durağa yollandım, çünkü 1 buçuk seansına Atlas’a biletim vardı. Vaktim vardı daha ama Merve’yle birlikte girecektik filme ve bir şeyler yemem gerekiyordu. Durakta beklerken birden yanımda bitiverdiler tekrar. Oysa ben ona daha yeni veda etmiştim. İçine çekildiğim durum beklentisizliğime zarar veriyordu ama memnundum. Hep öyle olur zaten. Beklentisizlik en iyisidir. İnsan bunu bilir. Ama ilk verilen tavizin tadı bu algıyı gizler. İnsan beklentinin bencil kıskacına böylece çekilir.

Otobüs geldi: DT1. Kuyrukta yer verdim, hemen arkasından girdim otobüse. Akbil’den isim bakma olaylarına yeltenmedim hiç. Zaten varlığımdan haberdar değildi. Güzel bir yolculuktu bu Taksim’e uzanan. Hani Cemal Süreya diyor ya “Laleli’den dünyaya giden bir tramvaydayız/Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun”. Ellerine bakıyorum, küçücük. Ayaktayız ve üstten sarkan tutacaklara yetişemiyor. Mavi Saçlı Kız boş bir yer bulup oturuyor. Hemen de yalnız koyuveriyor Küçük Güzellik’i. Bir görev edasıyla yanında boşluğa yerleştiriyorum bedenimi. Allah’ım, konuşsam tükeniverecek gibi. Birkaç kelimelik yaşamı var gibi. Kelebek gibi. Ya ben? Konuşmanın varlığından haberdar olup konuşamayan bir bebek gibi. Kaslarımı kontrolde zorlanıyorum. Ağzım ne kadar zamandır böyle açık?

Silkeleniyorum, kendime geliyorum. Ne delice çıkıyoruz yokuşu. Bakıyorum otobüsün içinde başka masal kahramanı var mı diye. Yok. Sadece ikisi. Murakami romanlarının içine kapanık asosyal erkek kahramanına eviriliyorum. Masalsı ögeler de uzak değil hani atletik Japon’un kurduğu dünyalara. Aynı otobüsteyiz, yan yanayız. Yüzünün sağ yarısı çok sivilceli, rahatsız ki örtmüş uzun saçlarıyla. Sol yanındayım, şanslıyım. Gümüşsuyu’ndan tırmanıyoruz kükreyerek. AKM görünüyor. Son bir kez daha bakıveriyorum. Ağzım açılıyor tekrar. Otobüs duruyor. Hoşça kal diyorum, sessizce. İkinci defa.

Merve’yle oturup bir şeyler yiyoruz. Canım dostum benim. Bu kadar güzel bir günde ne iyi geliyorsun bünyeme. Birlikte filme giriyoruz.

ŞARKI SÖYLEYEN KADINLAR (2013)

Yönetmen: Tabi ki Reha Erdem

Reha A ay (1988)’dan sonra yine adalarda. Bu kez full renkli. Full renkli olunca Münir Özkul sürprizi beklemiyor insan. Oysa A ay’da ne güzel görünmüştü. Yeşil hâkim renklere. Memnunum. Bir kıyamet senaryosu. Kâhin bir kadın. Tatlı da. Binnur Kaya işte. Yabancı Damat’ta, Vavien’de olan şey. Saflığı, içtenliği, hepsi. Bu oyuncu kimliği açısından iyi bir şey mi kötü bir şey mi onu Binnur düşünsün.

Ada kıyamete hazırlanıyor. Kıyamet için ideal bir mekân. Ölen atlar nedeniyle davalık oldu diye duymuştum haberlerde, yürek parçalayıcı sahnelerdi. Ormanın vahşi sesi, kırılan dallar, çakan şimşekler. Reha dersine iyi çalışmış. Mitolojiden beslenmiş. Kadınlar, çocuklar, hayvanlar. Egemen erkekler ve hesaplaşmalar. Ama Kosmos’ta olan burada da oluyor. Reha’nın anlatmak istediğini anlıyoruz, bunu tam manasıyla beceremediğini de. Birçok kapı açılıyor, hiç kapatmaya yeltenmese de olacak, ama o yelteniyor, birkaçı açık kalıyor yine. Ama bu bir filmi kötü yapmaz. Mükemmel olmasını engeller.

ŞARKI SÖYLEYEN KADINLAR’DAN SONRA

Atlas’tan çıkıyoruz birlikte. Ben kapılardan bahsediyorum, açılıp da kapanmayan, Merve beğendiğini söylüyor. Çok farklı bir bakış açısı olur hep. Bazen hayran kalırım. Binnur Kaya’nın oyunculuğunun mükemmelliğinde hem fikiriz. Sabahki masaldan bahsetmek istiyorum ama alay eder diye korkuyorum. Sabahki masal kendi geliyor önümüze. İkide iki. Aynı filmden çıkmışız. Önümüzde birbirimize sarılmış gidiyorlar. Otobüsten inerken bu ihtimali neden gözden kaçırdığıma hayıflanıyorum. Tahmin etsem sanki bir şey yapacakmışım gibi. Hepten edebi yitiriyorum. Parmağımla gösteriyorum Küçük Güzellik’i. İşte diyorum Şarkı Söyleyen Kadınlar. Hikâye güldürüyor Merve’yi. Düşük ihtimalleri sevmez. Üçüncü kez dedim içimden, üçüncü bir şansım olursa eğer noktayı koyacağım.

***

TOM ÇİFTLİK’TE (TOM A LA FERME)’DEN ÖNCE

1 hafta geçti. Festival havası içine biraz da kalabalıkta Küçük Güzellik’i arama telaşı katıldı bu 1 hafta içinde. Güzel filmlere gittim. Biletim olmamasına rağmen bir gün esti Çöldeki İzler (Tracks, 2013)filmine gittim. City’s’deydi film ve o gelir diye doğmuştu içime. Ya yanlış bir hisse kapıldım yahut göremedim, ama iyi bir film seyrettim. Mia (Wasikowska) artık iyice büyümüş ve Avustralya’yı seviyorum. Çok çılgın bir kültür ve doğa ve Aborjinler.

1 haftanın sonunda yine Feriye’ye düştü yolum. 1 buçuk seansı, bir Xavier Dolan filmi. Aynı hafif hava, hafif müzikler kulaklığımda, aynı sweatshirt’üm ve yere basmayan ayakkabılarım. Küçücük bahçesinde sinemanın bekleşirken, süzülüveriyor Küçük Güzellik içeri. Kapılar hep ona açık, Reha gibi o da kapatamıyor, gücü yok. Mavi Saçlı Kız sürüklüyor sanki onu. Hep böyledir zaten. Doğanın dengesi bir şekilde kuruluyor ve ben hep güçsüz olanı severim nedense. Sözüm aklıma geliyor, irkiliyorum. Ah, Feriye ne yaptın bana? Ayaklarım titriyor, konuşma ihtimali beni geriyor, ama çare yok. Sözümde durmam lazım. Adım atıyorum onlara doğru. Göz göze geliyoruz. Fark ettiğini hissediyorum veya bu da vehim. Mavi Saçlı Kız kolundan tutup üç erkekle tanıştırmaya başlıyor Küçük Güzellik’i. Bağ kopuyor aramızdaki ve ben salona yollanıyorum. Bu kaçış değil asla. Çıkışta konuşmak için kendimi hazırlamam gerek.

TOM ÇİFTLİK’TE (TOM A LA FERME, 2013)

Yönetmen: Xavier Dolan

Xavier yine başrol, bu kez sarıya boyadığı saçlarıyla. Afişte ve filmin başlarında bu tarzı yakıştıramıyorum ona ama filmin içine girdikçe siyah saçlı bir Xavier’in filme uymayacağı kendini hissettiriyor. Hitchcockvari bir gerilim ya, ne gerildim. Filmden çıktığımda bembeyazdım ve sağ bacağım titriyordu. O derece. AkranımXavier’in 4. filmi Tom. Yine sınırlarda geziniyor. Eşcinsellik, gizli eşcinsellik, homofobi, yalanlar, hapsolma, Stockholm Sendromu ve mısır tarlası. Tuttuğunu koparıyor Xavier. Takdire şayan.

TOM ÇİFTLİK’TE (TOM A LA FERME)’DEN SONRA

Bembeyazım. Sağ bacağım titriyor hala. 4 seansında da buradayım, Feriye’de. Saat 3.20. Dijital devrim. 40 dakikam var ve ben içimden onların da bir sonraki film için burada kalmaları için dua ediyorum. Masal kahramanları çıkıyorlar salondan. Balkonda izlediklerini görmüştüm. Bu yüzden beklettiler. Tanıştıkları erkeklerle çıkışta buluştular. Bir an umutlandım. Bekliyorlardı çünkü. Ama beklemeleri uzun sürmedi. Çıkışa yönlendiler. Küçük Güzellik erkeklere pas vermiyordu. İletişimi Mavi Saçlı Kız sağlıyordu. Elveda dedim bir kez daha. Bu halde konuşamazdım. Göz göze geldik yine, anlamıştı, biliyordu ve gidiyordu. Mavi Saçlı Kız götürüyor onu. O olmasa kalacak. Duman’ın Yanıbaşımdan’ı çınlıyor kulaklarımda: “Göremediğim geçtiğini yanı başımdan, her yanımdan”. Bahçeden çıkıp Beşiktaş’a doğru yöneldiler. Yürüyeceklerdi. Çıktım kapıdan bakakaldım arkalarından. “Bakakalırım giden geminin ardından/Atamam kendimi denize, dünya güzel/Serde erkeklik var, ağlayamam”. Orhan Veli’nin şiiri Hüseyin Arkan’ın sesiyle kendini hatırlatıyor bana.

O kadar ağır çekim gerçekleşmişti ki her şey, bir gün sürdü sandım. Saate baktım. 10 dakika geçmiş. Bir noktalaşmaya başlayan Küçük Güzellik’e baktım, kafamda ölçtüm, biçtim, filme yarım saat var, Beşiktaş buradan 20 dakika çeker, dönerken otobüse biner, filme yetişirim. Kafam o kadar karışık ki filmi es geçemiyorum. Hatırı sayılır derecede gerilimli bir filmden çıkmış olmak da bunda etkili. Yaktım gemileri düştüm peşlerine. Zaten yavaş yürüyorlardı. Her adımda erkeklerden de kopuyorlardı. Bu iş ya olacaktı, ya olacaktı. Söz vermiştim kendime.

Merve’yi aramak geçti aklımdan. “Saçmalama, dön geri”, dedi. “Senin yanındayken biri benle tanışmak istese, sen kızmaz mıydın” diye sordu. “Haklısın” dedim ama haksızdı aslında. Ne dediğimi bilmiyordum ki. Tacize karşı gelirdim muhakkak ama masumane bir teklife neden kızayım ki? Neyse bir durup bir ilerleyerek takibe devam ettim. Hayatımın en garip yürüyüşü oldu.

Bir ara önlerine de geçtim, nasıl oldu anlamadım. Beşiktaş yakınlarında adres sordu biri, tarif, trafik, dolmuş, otobüs derken ben ben olmaktan çıktım. Başım döndü, sağa baktım, yoktular, solda duvar, önümde arabalar ve gerimde boşluk. Her şeyi silip de geçmiştim, ardımda bir şey bırakmadan. Beklentisizliğimi özledim o an. Hedef şarttı değil mi? Amaca giden yolda görülen manzara hiç yetmiyordu.

Kusmak geldi içimden, zor zapt ettim. Durağa yürüdüm, bari filmi kaçırmayayım diye. Durakta otobüs beklerken Küçük Güzellik’i gördüm, Mavi Saçlı Kız ile birlikte Kadıköy iskelesine doğru yürürken, oğlanlardan ayrılmış halde. Bir anlık tereddütten sonra koştum yetiştim onlara. Seslendim. Sonrası, şaşıran masal kahramanları, niyetini anlatmaya çalışan ben ve bu minvalde konuşmalar şeklinde geçti. Konuşan Mavi Saçlı Kız ve mecburen bendim. Küçük Güzellik’e baktım. O zaten biliyordu her şeyi. Mavi Saçlı Kız’ı susturdu. “Ben Damla” diyerek elini uzattı. Ben ismimi söyledim mi hatırlamıyorum, elini sıktığıma bakılırsa söylemiştim. Önemsiz bir ayrıntıydı ismimi söylemiş olmak veya olmamak. “Kendine iyi bak.” dedi ve dönüp gittiler.

Mutluydum. İşin tatlıya bağlanmasından. Amacımın bu olduğuna inanamıyordum. Tek amacım adını öğrenmek miydi? Ya da daha Türkçesi onun dikkatini çekmek, onun bir anısı olabilmek mi? Beklentisizdim yine. Bindim otobüse. Yol boyu aptal aptal gülücükler saçtım etrafıma. Damla’ymış ismi. Damla. Ne de uymuş ismi zatına. Trafik yoktu, hızlı gidiyorduk. Kafamı açık pencereden gelen rüzgara uzattım. Yosun kokusunu çektim ciğerlerime. Şimdi o İstanbul’da bir Damla’ydı benim için. Ara ki bulasın.

Feriye’de oturdum koltuğa, kendi kendime konuştum, güldüm, mutlu oldum. Damla dedim, ismi Damla’ymış. Gonk çaldı. Işıklar gitti. Festivalin son günüydü. Bir daha çaldı. Ben orada değildim. Film yalan oldu.

Dünyanın son bulduğu diyara hoşgeldiniz! Bu yazı ağır derecede Şili içerir. Şili, diğer Güney Amerika ülkeleri gibi turuncu bir ülkedir. Diğerlerinden farkı kuzeyden güneye bir yılan misali uzanan topraklarında bütün dünyayı barındırmasıdır. Kuzeydeki çölleri Afrika’dır, güneyi İskandinavya, orta kesimler Akdeniz. Dağları Alp’lere el sallarken buzulları Antartika’ya göz kırpar. Ama en önemlisi de Amerika güdümlü siyasetin dikte edilmesine direnememe konusunda kazanır dünyayı temsil etme unvanını.2 Nobelli şairi olan Şili’nin yakın tarihli sanat dünyasının da odağı olagelmiş 73 askeri darbesinden bahsediyorum elbette. “Tüm dünyada o zaman tek ülkeydi Şili, kendi kaderini çizebilmiş demokratik bir Şili” diye tasvir edilen Allende liderliği ile ve Unidad Popular'ın 70 yılında seçimle başa gelmesi sonucu başlar her şey ve olaylar gelişir. Marksist ekonomi politikaları, sabrı sınanan YU-ES-EY, hali hazırda Küba’nın varlığı, Eisenhower’ın lanet olası domino teorisi, Nixon, beyinsiz Nixon, kuduz Nixon, Pinochet’ye talimat ve öldürmeye tam yetki.

Yumuşak kalktım, gaza birden yüklendim. Farkındayım. Es veriyorum. Bu yazımda içinizi karartmak istemiyorum. Ki bunu yapmak bir tık kadar uzağınızdayken özellikle.

Esas mevzuya gelecek olursak; “Bir morg görevlisi yazsam” demiş bir gün Pablo Larrain “73’teki katliamı onun daktilosundan anlatsam.” Pablo Larrain günümüz Şili sanatçılarından, senarist ve yönetmen kendisi. Sonra oturmuş yazmış Morg Görevlisi’ni. Kankası Alfredo Castro’ya göndermiş hikayeyi, “Oynar mısın?” diye sormuş ona. “Şaka mı yapıyorsun Pablocuğum, ben bu rol için doğdum.”yanıtını alan Larrain hemen kolları sıvamış. Morg Görevlisi’nin yazılış hikâyesi tam olarak bunun tersi bir şekilde gelişmiş de olabilir. Bilmiyorum. Bildiğim şeyler de var tabi ki! Pablo Larrain’in bir ağıt yazmaya çalışmaması gibi mesela. Dedim ya uzun ince Şili dünyayı içinde barındırır diye. Bu noktada bir Güney Amerikalı gibi solcudur Larrain, Orta Doğulu gibi ezilmesini Kuzey Avrupalı gibi sakin karşılar. Akdenizliliğini ise aşka saklar.

“Yıl 1973 ve 11 Eylül Perşembe” der Nejat Abi, grubu Bulutsuzluk Özlemi’nin Şili’ye Özgürlük şarkısında. Morg Görevlisi (Post Mortem, 2010) adlı uzun metraj, bu tarihin biraz evvelinde başlar, bu güne değer ve birkaç gün sonra ‘intihar eder’. Ölü beden görmekten yaşamdan soğumuş, yürüyen mumyaya dönmüş morg katibi Mario (tabi ki Alfredo Castro) var ekranda. Bir şeyler oluyordur dışarıda, bakır şirketleri grev yapıyordur falan ama bunlar Mario’nun umurunda değildir hiç. İşine gider, sonra tekrar evine döner. Onu hayata bağlayan ne peki derseniz, o konu biraz klasik: Âşık olduğu sıradışı bir komşusu vardır. Zaman böyle geçerken malum gün gelir, saatler darbeyi gösterir. “Douglas” bıyıklı ve “briyantinli” saçını geriye yatırmış Pinochet’nin trajedilerle pek arası yok anlaşıldığı üzere ki, direk istatistiklere yoğunlaşır, böylece bizim Mario’nun mesaileri artar. Yığınlar ölür, Mario yazar, Mario gibileri hep yazar. Daktilosu Allende taraftarı binleri kayıtlarken teklemez hiç. “3000 ölü dendi ilk gün, 100.000’i buldu sonra”. En kötüsü de Mario bir süre sonra Pinochet’i taklit etmeye başlar, Mario gibileri hep gücü taklit eder.  Kaptığı fikir de kıyaktır: Sana boyun eğmiyorsa intihar ettirt. Ama ikisi de bilmez ki "El Pueblo unido, jamás será vencido".

Pablo Larrain’in üçüncü filmidir Morg Görevlisi. Yönetmenlik kariyerine Fuga (2006) ile başlayan yönetmen Tony Manero (2008) ile dünya festivallerinde boy göstermiştir. 78 Şili’sini anlatan Tony Manero“kaybetmenin, takıntının ve zulmün hikâyesi” diye özetleniyor, Altın Lale en iyi film ödülüne layık görüldüğü 29. İstanbul Film Festivali jürisi tarafından. Morg Görevlisi’nin ardından 2012 yılında No ile tekrar hikayesini perdelere yansıtan dönem filmlerinin sevilen yönetmeni Larrain, “88 referandumunu anlatmadan geçemezdim.” demiş olabilir. Gael Garcia Bernal’li (Amores Perros’taki yakışıklı çocuk) afişe sahip olan film 2013’te yabancı dilde Oscar adayı olan son 5 filmden biriydi ama ödülü alamadı. Bu sene El Club isimli filmiyle festival festival dolaşacak olan Larrain’i eski göz ağrısı olan İstanbul’a da bekleriz. Film daha geçenlerde Altın Ayı’ya aday oldu ve Gümüş Ayı’yla yetindi. Bu kadar.

 

"Bir okumakla nizama girer hikâye, bir başka okumayla esasından bozulur. Bir bakışta gizli bütün mesele. Nereden bakarsanız, oradasınız. Bir bakışla kuruluyor kâinat çünkü. Bir başka bakışla temelinden çözülüyor’’

Vakitler içinde tecelliden yoksun bir vakit olmamasına rağmen düşüncelerin zihne mütemadiyen gece vakti sıralanması insanoğlunun sık sık yaşadığı bir hâldir.

Dışarıda şehrin gürültüsünü yutup onu sükûneti ile saran karın eriyerek yere düşen sesi, içeride ise gecenin sessizliğinde daha çok zuhur eden kalbin ritimleri hâkimdi. Sahi dedim, benim içimde hiç yorulmadan çalışan bir kalp, damarlarımda durmaksızın dolaşan kan ve muhteşem bir nizam içinde eylemlilik gösteren bir mekanizma vardı. Yaratılmıştı, yokken var edilmişti, tıpkı kâinat gibi insan da bir düzen içreydi. Fakat bu düzenin sahibi değil, bu düzene borcu olan bir varlıktı. Sonra düşündüm ki, sesini duyuran bu kalp bir gün sus pus olacaktı. Oysa nasıl susardı? Ben bu düzene alışmıştım.

Alışkanlığım öyle had safhaya varmıştı ki neredeyse farkındalığımı da yitirmiştim. Eriyen bir kar tanesinin yol açtığı bu düşünceler zihnimde uyanınca içimdeki nizam bir anda kaosa döndü, gerçeklerden mütevellit olsa gerekti. Kâinat ile insan arasında bir teşbih yoluna gidilirse birbirlerine ne çok benziyorlardı. Güneş biz aldırmasak da hep aynı yönden doğup batıyor, gece daima bir güne gebe kalıyordu. Dünya üzerindeki her şey kendisine verilen görevi tıpkı insanın kalbi gibi derin bir ciddiyet içinde ifa ediyordu. İnsan ise kâinatın bu sürekliliği içinde durmadan yürümek zorundaydı. Bilhassa şehir hayatı, insanı hep kısır bir döngü içerisinde oyalayarak filmin başına sarıyordu. Orada varmak istediği yere en kısa zamanda giden hızlı trenler, fiyakalı arabalar vardı.

Düşünmesi için durması elzemdi fakat yetişmesi gereken yerler, onu bekleyen bir yığın iş vardı. İnsan ki, hatırlamak üzre yaratılmıştı ama şehirdeki makinelere benzedikçe unutuyor ve daha ziyade etrafındaki tüm olan biteni kanıksıyordu. Kanıksadıkça yanından geçip yürüdüğü acılar olağanlaşıyor ve ölüm dahi onun gözünde ötekileşiyordu. Zamanın hiçbir işine kâfi gelmediğinden yakınıyordu. Zira zaman kavramının da bu süreklilik ve hareket içinde içi boşalıyor, tik taklara dönüşüyor, ajandalara ve takvim yapraklarına hapsedilen bir kavram halini alıyordu.

İnsan, yürürken arkasında bıraktığı yollara bir daha bakmıyor, kitaplarda altını çizdiği cümleleri dönüp tekrardan okumuyor, bilincinde yer ettiği insanların suretlerini ve seslerini mazide bırakıyordu. Yola revan oldukça kendisine ve geçmişine yabancılaşıyor, hep yarından medet umuyordu. Oysa insanın zaman ve mekân ile olan ilişkisi sadece kendi yaşayışı üzerinden deneyimlediği bir ilişkiydi.

Onun bunca telaşı, yorgunluğu ve geçmez zannettiği ne varsa kendisini geminin kaptanı sanmasından ibaretti belki de.

Bilmiyordu ki, içeride çırpınan kalbine ses verse, şehirdeki trenlerin hızına yetişmeye çalışmayıp hepsini kaçırsa, geminin kaptanı değil yolcusu olduğunun farkına varsa ve bir an durup yavaşlasa asıl hatırlaması gerekeni hatırlar, geçmez zannettiği ne varsa geçer ve tüm yorgunlukları son bulabilirdi. Zira iptidası ve ahiri bin bir muamma barındıran bu hikâyede insanın kapladığı yer kalıbı ile bir nokta kadar fakat gönlü ile cümle cihan idi.

Sokakta dikkatimi çeken bir ses duydum. Beni ilgilendirme ihtimalinin olmadığı o sese yönelerek ne olup bittiğini anlamak istedim. Aklıma geldikçe üzülürüm o anki aylaklığıma. Şoför koltuğunda gördüğüm, ona ne kadar da benziyordu. Hiç ihtimal vermezdim bizim sokakta onu göreceğime. Gerçek, tüm gerçekliğiyle şaşırtmıştı beni. 

Muavin koltuğunda oturanı seçemedim fakat, kendimi orada hayal ettim. Sesimin en etkileyici, ifademin en cezbedici, üslubumun en naif, teklifimin en kaçırılmaz haliyle ‘bas gaza’ dedim. Ömrümün en güzel yolcuğunu yapıyordum. Acaba çok mu hızlı gidiyorduk? Çünkü tekerleklerin yerle temas etmediğini fark etmiştim. Dikiz aynasından geride kalan halimi dikizlerken gördüğüm tam olarak buydu. Hakikaten de gaza basmıştı. Aşk yuvamız adeta uçuyordu. Ellerine baktığımda biraz tedirgin oldum. Direksiyonu incitmekten çekiniyormuş gibi tutuyordu. Ah dedim, kristal bir şahesersin sen. Geçti tedirginliğim. Yolu izliyordum fakat şehrin sokakları bomboştu. O benim için çok özeldi evet ama yoksa bütün şehir için de öyle miydi? İçimde bir şüphe oluştu. Bir şehrin tamamı o insana kendini özel hissettirirse o kişi biraz şımarmaz mıydı? Üstüme dar gelen ceketimin içinde kıvranarak onun gözlerine baktım. Öyle kendinden emin, öyle sevecen bakıyordu ki , içim içime sığmaz güven duygusuna teslim oldu. Elbette bunda ceketimin cebindeki fesleğen kokusu da etki etmişti. Duygularımın manipülasyona açık olduğunu saklayamam. Camı biraz açıp saçımın her bir telinin uçuşmasını istedim. Belli mi olur belki çok hoşuna gider. Fakat kapı kolunda temas edebileceğim bir tuş bulamadım. Birazcık hava katmak isterken daha beterini yapabilirim endişesiyle, saçımı uçuşturma fikrinden vazgeçtim. Lanet olsun fazla otomatik arabalara. Aşk yuvamızın dört kişilik olduğunu  fakat; iki kişi olduğumuzu fark ettim. Bir ben, bir de o. İki çocuk yapmamız gerektiğini söylemek için biraz erken olabilirdi. Acaba hangi isimleri beğenecektik yavrularımız için?.. 

Arabayı park etmek isterken acemice direksiyonu kırmasıyla farları gözümü aldı. Bir an her yer bembeyaz oldu. Yaşlı bir amcanın geel gel gel diyeceğini zannederken: ‘Çok afedersiniz, çok özür dilerim, size rahatsızlık vermek istemezdim’ dediğini duydum. Sesinde ağlamaklı bir hüzün vardı. Bunu ona yaşattığım için kendime kızacak oldum fakat yeri ve zamanı değildi.  Gözlerimi ovuşturmayı bırakıp onu izledim. ‘Rrrica ederim’ dedim. O da beni tanıdı. ‘Aa,sizi hatırladım. İsminiz, isminiz,ah kusura bakmayın, daha önce karşılaşmıştık değil mi? Tekrar kusura bakmayın lütfen. İyi akşamlar ‘dedi ve arkadaşıyla birlikte arkasını dönüp gitti. Kurak sokağıma ceylan inmişti adeta. Peşinden gitmeye karar verdim. Seke seke uzaklaşıyordu. Aramız gittikçe açılıyordu. Her adımda beni geriye çeken, her adımda onu biraz daha ileri iten gizli bir güç vardı. Ben koştukça aramızın açılması anca rüyalarda olacak türden saçmalıktı. 

Kafamı, kenarında oturduğum pencere camına vurunca fark ettim. Şoför koltuğunda oturan gerçekten oydu. Nazlı Ceylan’ım ne de güzel park edemiyordu arabasını…

Online dergiler Online dergiler