Said Doğrul

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

İlk ve orta öğrenimini, gözünü açtığı şehirde tamamladı. Hukuk okumak üzere Bursa akvaryumundan İstanbul deryasına kulaç attı. Bir müddet tiyatro ile oyalandı, üç-beş kısa filmimsi çekti. İstanbul Üniversitesi Kamu Hukuku yüksek lisans programında temaşager, aynı kurumda Sosyoloji lisans talebesi. Sıfat değil, eylem olarak ‘yazar’lığını, editörlüğünü de yaptığı Fikir Adası e-dergisinin yanı sıra, sair süreli yayınlarda sürdürüyor. Şu an ise uzak ülkelerde, davulun sesinin geldiği yeri bulmaya çalışıyor. İleride cennetlik olmak istiyor.

 

Kafa Kâğıdı:       |  

Eleştiri, çözümsüzlüğe karşı açılmış bir çeşit grev pankartıdır. Müstehzi bir tavırla gülümseyen cümleler, tüm karşıtlığıyla birer isyan bayrağıdır. Sarkastik jargon ile söylenen sözler, hayata tutulmuş berrak aynalardır.

Eleştirilmek istemiyorsanız, hiçbir şey yapmamanız yeterlidir.

Eleştiriye tahammül edemiyorsanız, hazımsızlığa yönelik bir ilaç edinmeniz gerekir.

Eleştireni tehdit ediyorsanız, bilinçaltınızda hala ergenlik sanrıları taşıyor veya kabadayılık sendromu yaşıyor ya da içinizde despotik dürtüler barındırıyorsunuz demektir.

İstersen avazın çıktığı kadar bağırarak söylersin kahkahalarınla; gürültülü bir neşenin melodisine ayak uydurup yirmiye yakın dişini gösterirsin “ ...the winter is over ” diyerek. 

İstersen kısık bir sesle mırıldanıp gözyaşı dökersin “…the winds are colder” cümlesindeki soğukluğu hissederek.

Fakat sonbahar salıncaklarında geçmişi bekleyen huzurlu uyku sona ermiştir artık: “ the love we’ve had will turn all over. ”

Ve ezberlenmiş günler yaşanırken; dublörsüz oynanan filmin son karesinde, çatlamış dudaklardan buruk bir fısıltı duyulur: “ going south and we are older… ”

Şimdi daha çok şimşek çakıyordu; gökyüzü hiç olmadığı kadar yorgun. Susmak bilmeyen ağır silahlar daha çok savruluyordu insanların üzerine; askerler hep oldukları kadar azgın. Vahşet, türkülerini daha yüksek sesle dinletiyordu; Filistin yine suskun.

Elleriyle tıkamıştı minik Zahir’in kulaklarını. Gök gürültüleri arasında sıcak bir teselliydi babasının güçlü kolları. Sıkıca sarıldı kendisine güven verici bir gülümsemeyle bakan adama, yutkunup kefensiz gömülen abisinin hatırasını.

Fakat bir anda tüm sesler karanlıkta kayboldu.

Tamamlanamamış bir cümlenin kısık nefesinden çıkan buğu, bir ruhun daha bulutlara uçtuğunu duyurdu:

“Eşhedü en la ilahe...”

Irkçılık, ötekileştiren ve kendini de ‘öteki’ kılarak var eden bir olgudur.

Sinsi planlar yapan karanlık güçlere, bölücülük peşindeki işbirlikçi vatan hainlerine; kısacası bir ‘düşman’ siluetinin varlığına ihtiyaç duyan bir zavallılıktır.

‘Milletinin menfaatini her şeyin üstünde tutmak’ mefhumuyla pırıltılı bir zırha büründürülmüş milliyetçilik, söz konusu çıkarlar için her şeyin mübah olduğu sonucunu doğuran bir fanatizmdir.

Bireylerin birlikte yaşadıkları insanlara yakınlık duyması ve birtakım manevi değerleri müşterek kılması, milliyetçilik değildir.

Türkiye’de mevcut bulunan toplumsal zenginlik, beraberce hissedilen sevinç ve keder, hatıra olarak yer edinmiş tarihi miras; milliyetçi zihniyetin ‘bizler-onlar’ ayrımına indirgenemez.

Hürriyet, bir başıboşluk hali değildir.

Zira ilk hecede havaya bıraktığını son hecede geriye alabilir bir keyfiyeti haiz hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin kibriti olabilir.

“Koyunu, kurt saldırısından kurtaran çoban; koyuna göre özgürlüğünün kurtarıcısı, kurda göre ise özgürlüğüne engel olan insandır.” diyerek özgürlüğün göreceli yönünü gösteren Abraham Lincoln, hürriyet ibaresinin içindeki belirsizliklere dikkat çeker. Özgürlüğün disiplin yoksunluğu ve otorite boşluğu olarak addedilmesi; ‘güçlü’ sıfatını, ‘haklı’ vasfının önüne geçirerek, özgürlüğün özüne aykırılık teşkil eder.

Okuduğunuz bu satırların bir yazarı, önünüzde bulunan ekranın bir mühendisi, kullandığınız yazılımın bir programcısı vardır; öyleyse hiçbir şey kendiliğinden olmamış ve hiçbir şey kendi haline bırakılmamıştır.

Ressamsız bir resim veya kâtipsiz bir kitap ya da nakkaşsız bir nakış yoktur.

Kâinat kitabının her kelimesinde bir başka kaside ve harika bir nida. Yeryüzü bir sayfa, ağaç bir cümle ve çekirdekler birer nokta.

Kuru bir tohum, kara toprakta yemyeşil desenler çizip her renkten meyveler sunar; hava molekülleri hiçbir harfi hasifleştirmez herhangi bir mikyasta.

Günbatımının turunç kızılı, bir kurumuş yaprağın sepyatik kahve tonu, taptaze bir eriğin göğem yeşili; bir ressam olmalı ki, çizmiş bahar ufuklarına tutunan bu rengârenk resmi.

O’ndan daha güzel boyası olan var mı?

Online dergiler Online dergiler